30 Aralık 2012 Pazar

Ben Her Kış Hasta Olurum


Bu sene ilk kez sonbahar ayını hastalıksız geçirdim diye seviniyordum. Hatta 'kesin olcam yeaa' diye bir kaç kez evde kırıklanmış, nezle ya da gribin yollarını ilaçlarımla beraber gözlemiştim. Son derece hazırlıklıydım yani. Blogumu uzun süredir takip edenler bilirler. Her hasta olduğumda burada yazılarımla isyanımı ederim. İlaçlardan, yatağa mahkumiyetten, burun damlasından falan yakınırım hep. 

Ancak bu kış tam atlattım derken sadece bir güncük hava ve yer değişikliği yetti bana. Mikroplarım hasret kaldıkları bünyelerine uzun bir aradan sonra tekrar geri döndüler. Burun tıkanıklığı, hapşırma falan derken nezle olarak buldum kendimi. Elimde tuvalet kağıdı, tatlı boğaz kaşıntısı, televizyon karşısında yastık yorgan kombini, sönüp giden yeni yıl coşkusu... (hoş coşulası bir planım yoktu ya!) 

İşin özeti, 2013'e en az derecede hasta girmek için şuan çabalıyorum. Yarın tekrar senenin son yazısı ile burada olacağım. Benim kalın, sağlıklı kalın. 
  
(Dip not: Bu arada bu yazıma görsel ararken bunu buldum. Cidden ne pratik icattır. Japonlar yapmış aga dedim bir kez daha kendi kendime. Bir kez daha adamlara saygı duydum. Yeni yıl hedayem olarak her türlü makbulümdür.)



21 Aralık 2012 Cuma

Son Postum Olabilir Bu


21 Aralık rivayetleri almış başını giderken bugüne dair yazı yazmasam olmazdı. Dünyanın küçük bir kısmı bugün kıyametin kopmasını dört gözle beklerken, geri kalan kısmı ise oturdukları yerden tüm bu olan biteni izledi ve sürekli olarak yorum yaptı.

Mayalar ve takvimleri bugün için kıyamet kopacak demişti. Hatta az bir kısmı da gene rivayetlerden medet umarak tasını tarağını toplayıp Şirince'ye yerleşti. Şirince'deki Türk esnafı da hiç bu durumu kaçırır mı, hemen olayı kendi lehlerine çevirdiler. Kıyamet şarabı, kıyamet oteli... Adeta kıyamet üzerinden prim yapıp, para kazandılar son bir ay boyunca.

21 Aralık geldiği bugünde ise Maya'ların beklediği o kıyamet kopmadı. Kıyamet kopmadı ama sosyal medyada haftalar boyunca büyük yaygaralar koptu. Herkesin kıyamet hakkında söyleyecek illa ki bir sözü vardı. Sabah programları ve haber bültenlerinin ise haftalardır 21 Aralık ile gündemi meşgul etmesini saymıyorum bile.

Bana göre ise pek farklı bir gün olmadı bugün. Ders çalıştım, kitap okudum, televizyon izledim. Tabii ister istemez sosyal medya ve medyadaki bugünle alakalı trajikomik olayları da takip etmeden duramadım. Onun dışında günlük hayatıma her zamanki gibi devam ettim.

Günün son anlarına geldiğimiz şu dakikalarda ise oturup bu yazıyı yazdım. Neme lazım, son söz olur belki diye.


15 Aralık 2012 Cumartesi

En Büyük Klişe 'Doğallıktan Yanayım'


En büyük klişesidir; 'Doğallıktan yanayım.'sözü. Kadını da söyler, erkeği de. İşin aslı doğal olandan yanayım olmalı bence. Zira hem kadının hem erkeğin doğuştan gelen 'Adem ile Havva' dan miras doğallığımızla hiç olacak iş değil bu. Misal biz kadınlar. Epilasyona gitmesek, kalın kaşlarla, kıllı tüylü gezmeyi denesek bakın bakalım etrafımızda doğal güzellikten yanayı savunan kişi kalıyor mu? Ya da bir gün dışarı allık sürmeden çıkmayı denesek şüphesi gelecek ilk tepkiler 'Aaa bugün neyin var yüzün sapsarı!' olur. Demek ki doğal olmak yerine 'doğal olmaktan' yana olmak tabiri daha uygun kaçıyor bu gibi durumlarda. Kısacası, cilde zarar vermeyen, doğal maddelerden oluşan doğal ürünleri bilinçli bir şekilde ve abartıya kaçmadan kullanmak. İşin dozunu iyice abartıp gündüz bir yere giderken sanki kendi kına gecene gider gibi makyaj yapmanın da mantıklı bir yanı yok bence. Ki aşırı makyajdan sırf hemcinslerimizin değil, erkeklerinden iğreti olduğunu gayet iyi biliyoruz.

Hatta aşırı makyajlı kadın deyince aklıma gelen bir anım da var. Üniversite hazırlık dönemlerinde sırf yaptığı ağır makyajı yüzünden kendim gibi öğrenci olan kızı bütün bir yıl boyunca öğretim görevlisi sanmışlığım vardır. Daha yirmili yaşlarında başındayken ağır makyajlarla on yaş büyük gözükmenin anlamını çözememiştim o zamanlar. Hoş hala da çözebilmiş değilim.

Sadece kadınlar da değil, erkekler için de aynı durum geçerli. Hiç bir kadın yanında tek kaşlı, yaka paça dağılmış, boyasız ayakkabılarla gezen bir erkeği gezdirmek istemez. Sesini çıkaramasa da içinden 'Hadi bana değer vermiyorsun, kendine de mi değer vermiyorsun be adam! Ben o kadar şık şıkıdım giyinip süsleniyorum, sen yanımda berduş gibi geziyorsun.' diye geçirir. Günümüzde erkeğin aşırı kaçmamak şartıyla metroseksüeli makbuldur.

Dün ise yazımın başlığı olan 'Doğallıktan Yana' olmak üzerine benim de dahil olduğum İzmir'deki 13 blog yazarı ile birlikte Alsancak'ta bir etkinlik gerçekleştirdik. Etkinlik ev sahibesi Ayşenur Yazıcı ve doğal makyaj ürünlerinin satışa sunulduğu LilaKutu markasıydı. Ayşenur Yazıcı, saç rengini de düşününce yıllar geçtikçe daha da güzelleşen tam bir kırmızı şarap gibi. Tabii karşımızda yıllara meydan okuyan güzelliğiyle duran Ayşenur Yazıcı olunca konu makyaj, doğallık, güzellik oldu. Her ne kadar kendisini televizyon ekranları ve kitaplarından tanıyor olsak da asıl mesleği ve ilgi alanı kozmetik ürünleri ve makyajmış Ayşenur hanımın. Ve kozmetik alanın da o kadar engin bilgilere sahipti ki tüm anlattıklarını ağzımız açık dinledik. Günün sonundaysa da LilaKutu'nun biz İzmirli bloggerlar için hazırladığı hediye pakedi ve Ayşenur Yazıcı'nın kendi elleriyle imzalığı kitabını aldık. Günün diğer dipnotu ise; Ayşenur Yazıcı'nın kalbimizde bir kez daha yer etmesini sağlayan mütavaziliği oldu. Hem herkes tarafından tanınıp hem de herkes gibi davranabilen öyle az insan var ki. O yüzden Ayşenur hanımı ne kadar takdir etsem az.

Günün sonunda ürünleri eve gelip inceleme fırsatı bulunca içeriklerinin tamamen doğal ve sağlığa zararsız maddelerden oluştuğunu gördüm. Ürünlerin fiyatları ise oldukça uygun, herkes çok ulaşabilir, rahatlıkla alabilir.

Özetle artık 'Artık güzelleşirken, doğallığımızı da düşünen ürünlerle bizleri buluşturan bir marka var.' Teşekkürler LilaKutu.

Ürün fotoğraflarına Instagram hesabım üzerinden ulaşmak için tık!
LilaKutu'nun sitesi için tık!




28 Kasım 2012 Çarşamba

Asker Yolu Gözlemek


Bugüne kadar hiç bir yakınım askere gitmedi benim. Gidenlerse hiç oturup uzun uzun anılarını anlatmadılar. Ama ben bu aralar bugüne dek hiç duymadığım kadar askerlik anı ve muhabbetlerine maruz kalmaya başladım.

Haliyle hiç de asker yolu gözlemedim. Etrafımda ise askerdeki abisini, sevgilisini, nişanlısını veya bilmem kimini askerden gelsin diye bekliyorum diyen çok oldu. İnternet ortamında şafak sayanlara tutun da, 'gel teskere gel teskere bitsin bu gurbet' temalı şarkıları sosyal medyada paylaşanına kadar. Bir de meşhur asker mektupları var tabii.

Tüm bu askerlik anılarını ve özlemlerini uzaktan duymak yetmiyormuş meğer. Önümüzdeki ay ben de erkek arkadaşımı askere uğurluyorum. Tam 14 gün sonra. Bu aralar içime çöken buhranları tüm varlığımla kovalıyorum. 'Ne var yea sayılı zaman değil mi, çabuk geçer' sözü bu kez çıkamıyor ağzımdan. Yaklaşık 2 senedir aynı şehirde olunca mesafe anlamında ayrılık denen şeyi hiç yaşamamış olmanın da payı var tabii bu düşüncede. Ancak insan en çabuk alışan varlık. İlk zamanlar tökezlesem de ilerleyen zamanlarda bu duruma alışarak üstesinden geleceğimi biliyorum.

Giderkense arkasından suyu sürahiyle değil, damacayla dökmeyi planlıyorum. Tez vakitte dönsün diye.

Son olarak çok yakında 'gel tezkere gel tezkere, bitsin bu gurbet' ruh halim, çok yakında tam burada! Bekleyin...


18 Kasım 2012 Pazar

Zayıfsam Günahım Ne?


Bugüne kadar hiçbir zaman kilolu kategorisinde sayılabilecek ete ve buta sahip olmadım. Görüp görebileceğim en fazla elli kilo veya biraz üstüydü.

Küçükken hep çok zayıftım. Etrafımda öğretmenimden tutun konu komşuya kadar herkes tarafından 'kuru kız', 'kürdan' gibi yakıştırmalara maruz kaldım hep. Zayıf olan insanların zayıflıklarına dair bu tarz benzetmelere alınmayacakları düşünülür. Kilolu kişinin yüzüne şişman ya da tombul demek ayıptır ama zayıfın yüzüne 'kuru' 'kürdan' 'çöp' gibi yakıştırmalar rahatlıkla söylenebilir. Şişman insanın duyguları var da sanki zayıfların duyguları yokmuş gibi.

Bir de küçükken ailenize söylenen gereksiz sözler vardır. 'Aç mı bırakıyosun', 'Et yedirmiyo musun sen kıza?' annemde bu tip teyzeleri 'yemek seçiyor' diye geçiştirirdi. Gürbüz çocuk sağlıklı çocukla eş değerdi onlara göre. Bazen gene aynı tip komşu kadından şöyle komik bir cevap gelirdi 'şimdi seçsin de yarın öbür gün koca evinde mecbur her şeyi yiyecek'. Sanki koca hayatını paylaştığın adam değil de canavar. Zorla ağzına sokacak yemek istemediğin yemekleri. Ki birçok erkeğin brokoli başta olmak üzere yemek konusunda seçici davrandıkları da bir gerçek.

Üniversite hayatımın son senelerine kadar bu hep böyle sürdü. 'Yiyip kilo almamak' kafası ve bünyesiyle yaşadım hep. Ben Burger King'de hamburgerleri hapur hupur yutarken, kilolu arkadaşlar imrenerek belki de içten içten bünyelerine nalet okuyarak yediler o burgerleri. Onlara su içseler hemen yaradı, ben bir kuzuyu tek başına yesem dahi bana yaramadı. Gene aynı şekilde birçok kadın topluluğunda geçen diyet muhabbetleri ve anılarına hep Fransız kaldım. Etrafımdaki birçok kadının hayatının bir döneminde yaptıkları bir diyet, uyguladıkları bir rejim programı olmuştu. Bense saf saf bu sohbetleri dinlemekle yetindim, hiç bir zaman dahil olamadım.

Spora gelirsek bugüne kadar pek yapmadım. Önceden sporu sadece zayıflamak için yapılan bir aktivite zannederdim ancak sonradan sporun formda kalmanın ve kilonun vücuda orantısız dağılarak vücudun deforme olmasını engelleyen en güzel yollardan biri olduğunu farkettim.

Bir kaç sene evvel aldığım spor ve rejim dergisinin verdiği (ki dergiyi alırken senin 'neyine be o dergi, zaten çirozsun' bakışları atan kasiyerin bakışları hala aklımda) gaz sonucu kendi çapımda ev sınırları içinde egzersiz yapmayı denedim, her yerim aynı hafta içinde tutuldu bir süre yapmaya tövbe ettim. Dün ise markette gözüme takılan pilates topu ardından ise sabah televiyonda denk geldiğim pilates egzersizi yapan spor hocası adeta bana spor yapmam için gönderilen bir işaretti. Bugün gittim ve o pilates topunu aldım. Ve yarından itibaren spora başlıyorum. Ne gerek var canım sen zaten zayıfsın diyenlere inat yarın sporuma başlıyorum.

Hayırlara Ola!


10 Kasım 2012 Cumartesi

Umut Işığı Değil, Umudun ta Kendisi



O adam ki yok olmaya yaklaşan bir milleti sil baştan toparlayarak, imkansızlıklar arasında yeni bir devleti kurabildi.

O adam ki seneler sonrasını görüp tüm yenilikleri ona göre gerçekleştirdi.

O adam ki geri düşüncelilere ve yeni karşıtlarına karşı başı dimdik durabildi ve ülkesi için elinden gelenin çok daha fazlasını yapabildi.

O adam ki babasız büyümesine rağmen eşine ve evlatlıklarına en iyi baba olabildi.

O adam ki her sözü tarihe geçti.

O adam ki hem sayısal hem sözel zekasına sahipti ve geriye birçok eser bırakabildi.

O adam ki küçüklüğümüzden beri beyninize işlenen eşsiz mavi gözlere sahip tek kişiydi.

O adam ki umut ışığı değil, umudun ta kendisiydi.

Ruhun şad olsun Mustafa Kemal Atatürk.

4 Kasım 2012 Pazar

Kasım'da Aşk Bir Başka Mıdır?

Kasım ayına girdiğimiz andan itibaren tüm sosyal medyada 'Kasım'da aşk başkadır' geyiği ve esprileri tam gaz sürüyor. Birçok kişinin özellikle de tek tabanca hayatına devam eden müzmin bekarların (müzmin ne la!) favori aylarından biridir Kasım ayları. Aynı kişiler genelde 14 Şubat'larda da yalnız olduğundan 14 Şubat geyiklerinin üstadı olan kişilerdir de aynı zamanda. Tabii 14 Şubat gününün ne kadar anlamsız bulduklarını kapitalizme yükleyerek, 'bekarlık sultanlıktır' diye takılırlar. Yanlarından geçen el ele olan çiftlere içten içe kurulsalar da renk vermezler asla. Eminim fırsatını bulsalar yalnızlıklarından koşarak uzaklaşırlar bu tipler.

Halbuki aşkın ne ayı olur, ne de mevsimi. Yaz aşkı, kış aşkı gibi yakıştırmalarda 1-2 aylık macera arayanların icat ettikleri aşk türevleridir. Şahsen yaprakların döküldüğü Ekim ayı Kasım'a göre daha romantiktir bana göre. İlla aşk aynı konacaksa Mayıs falan olsun mesela. Çiçekler ve papatyaların açmaya, güneşin yavaş yavaş içleri ısıtmaya başladığı, okuldan kaçma hissiyatının yavaş yavaş öğrenci milletinin içinde yeşerdiği Mayıs ayı olsun aşk mevsimi.

Aşk illa ki geç de olsa yer bulacaktır herkesin hayatında. Ama erken, ama geç. Ama Mayıs'ta ama Kasım'da.. Aşık olunan değil de aşkı yaşattığımız aylar ve mevsimler önemlidir. Yazın yakıcı sıcağında, kışın dondurucu soğuğunda.

Yazımın gidişatı Tuna Kiremitçi metinlerine dönmeye başladı, son versem iyi olacak.

Bu arada oylarınızı hala bekliyorum. Saygılar.  Link: Oy Ver Bana!  




14 Ekim 2012 Pazar

Aşk Eşit Midir Paraya

Ne çok şahit oldum paraya endeksli aşklara. Aşk öyle bir hale gelmiş ki araba, ev ve yüksek maaşla ölçülür olmuş. Ne kadar para o kadar aşk. 

'Arabasını sattı diye ayrıldım.' diyen ondan ayrıldım tipler mi ararsın, yoksa 'lüks restoranlara beni götürüyor' diye onunla görüşüyorum diyen mi. 

Kısacası zamane aşkları eskisi gibi saf değil. Şimdiki bazı evlilik veya birliktelikler de çıkar üzerine kurulmuş. Kendi hayallerindeki zenginliğe ulaşabilmek için hayatına girecek olan kişiyi köprü olarak görür olmuş bazı kadınlar.

Elbette, yaşamak için paraya ihtiyaç olduğu doğrudur. Ancak biriyle bir birlikteliğe başlama kriterinin birine aşık olmak yerine sadece ihtiyaçlarını giderebileceği bir erkeği bulmak olması çok saçma değil mi. Karşındakini cüzdan olarak düşünerek bir ilişkiyi ne kadar sürdürebilir ki bir insan.

Bir de buna mantık aşkı adını koyar olmuşlar. Denginde birini istemek kadar doğal bir şey olamaz ama sırf parası var diye birinle vakit geçirmek bana ters geliyor. Bir de sırtını karşındaki kişiye dayayarak bir ömür boyu öylece yaşamak.


5 Ekim 2012 Cuma

Film İzle, Çekirdek Çitle

Bir buçuk aydan sonra gene evdeyim tekrardan. Durum can sıkıcı olsa da kendimi avutmanın yollarını bulmak için elimden geleni yapıyorum. Mesela kendimi bir kaç gündür film izlemeye verdim. Uzun zamandır izlemek istediğim ama izleyemedim 2 filmle başladım. İlk filmin adı 'Leon'. Film ününü bilmeyen yok sebebini ise izleyince anladım. Ve bugüne kadar neden izlemeyi ihmal ettim diye de kızdım kendime. Zaten bir filmle Natalie Portman varsa o film iyidir. 'Black Swan/ Siyah Kuğu' ve 'Boleyn Kızı''nda hayran kaldığım oyunucuya bu filmdeki Mathilda karakteriyle daha da bayıldım. O yaşta bu kadar iyi oyunculuk bana pes dedirtti doğrusu. Hala izlemeyenleriniz varsa bir an önce izleyin Leon filmini derim.

İzlediğim ikinci film ise 'Seni Seviyorum Newyork' filmiydi. Aynı şehirde geçen birçok farklı aşk hikayesinin konu alındığı filmde bazı hikayeler ise ilgi çekiciydi. Birçok milleten kişinin yer aldığı filmde Türkleri temsilense Uğur Yücel'e yer verilmiş. Uğur Yücel'in yer aldığı kısa hikaye sahnesinin yönetmenliğini ise Fatih Akın yapmış. Film bazı yerlerinde beni sıkmış olsa da sırf Newyork'un taşı toprağı için bile izlenir.

Şimdilik film tavsiyeleri bu kadar. Tavsiyeleriniz varsa bekliyorum efenim.

21 Eylül 2012 Cuma

Defter Kenarlarını Ütüyle Düzelten Nesildik Biz


Okulların açıldığı şu günlerde herkeste bir okul telaşı. Bir yanda okula yollarına erken yaşlarda dökülmek zorunda olan bebe yaşındaki çocuklar, diğer yandaysa okulun açılmasına geçici olarak heveslenen ve iki ay sonra okulun gene tatile girmesini iple çekecek öğrenciler var.

Okul hayatını bitirmiş biri olarak okuldan geriye anılar kaldı diyebilirim. Ama en keyif aldığım ilkokul ve ortaokul döneminde yaşadığım öğrencilikti. Okul telaşı  denilince aklıma gelenler kap kokusu, çeşit çeşit renkli kalem kutuları, alınacak defter listesi, kaba uygun olarak bin bir itinayla alınan defter etiketleri, arı mayalı silgiler...

Okul kitapları benim gibi yeteneksizsen babaya kaplatılır, etiketlerdeki ad kısmına her seferinde yanlışıkla tükenmez kalemle soyad da yazılır ve farkedilince de bundan derin bir pişmanlık duyulur.

Okul kitaplarının daha dağıtılmadığı günler olduğu için kırtasiye kırtasiye gezip ders kitabı aramak da diğer aklıma gelenlerden. Sınıftaki tüm öğrencilerin ders kitapları tamamlanana kadar haftalarca tam anlamıyla ders işlenemeyecek olması da o dönemler biz öğrenciler için ekmeğimize sürülen yağ mahiyetindeydi. 

Ben hiç bir zaman itinalı bir öğrenci olamadım. İlkokul bire giderken okul çıkışı okul çantamı sırada unutup sonra almak için sınıfa geri dönmemden bu alışkanlığın ne kadar eskilere dayandığını varın sizin anlayın. Belki de sebebi bilinç altımda yatan kendimden büyük olan okul çantamı sırtımda taşımama isteğiydi.

Yazımsa hiç bir zaman güzel olmadı, hoş hala da güzel yazamam. Defterlerim ise bakkal defteri benzetmesine maruz kalmıştır hep. İçine kıvrılan defter sayfaları ise diğer bir çileydi benim için. Annem ise derdime çare olarak ütülerdi sayfa kenarlarını hiç üşenmeden. Bir hafta sonra aynı hale gelirlerdi orası da ayrı. 

Şimdi okuyan öğrencilere bakıyorum da aynı heyecanları onlarda yaşıyorlar mıdır merak ediyorum. Gerçi orta okul dönemlerimde bilgisayarın evlere henüz yeni yeni girmeye başladığını düşünürsek kağıt kalemin beni o dönem bu kadar heyecanlandırmasına şaşırmamak gerek. Şimdiki çocukların önünde laptop, netbook hatta ipad'ler, PS3'ler varken, kağıda kaleme karşı bu kadar heyecan duyuyorlar mıdır acaba.

Kısacası, ben de benim dönemim ve öncesinde ilkokul dönemini yaşayan herkes gibi o günleri hatırladıkça dalıp gidiyorum. 90'lar da öğrenci olmanın tadı bir başkaydı. Özlenesiydi...




8 Eylül 2012 Cumartesi

Reklamcılık Okumak İsteyenlere Öneriler Part 3


Hayatımın son sekiz yılı fikirlerini önemsenen ve yeri gelince tavsiyesine başvurulan biri oldum. Arkadaşlık, aşk, eğitim ve kariyer konuları vs. Neden son sekiz sene derseniz, ben ne zaman lisede belli bir puanla kazanılan bir liseye dahil oldum. İşte o zaman bu kızda kapasite varmış ya ben bunun fikirlerini önemseyeyim gibi bir durum oluştu. Hiç çaba harcamama rağmen karambole Anadolu Lisesi'ne girmemle ailem ve arkadaşlarımın arasında fikirleri daha da önemsenir biri olmam aynı tarihlere denk gelir.

Daha sonra özel üniversiteyi gene karambol burslu kazanmam ve tercih ettiğim fakülteye birincilik ile girmem ailemin bir kez daha benim fikirlerimi önemsemesi ve okulun sağ salim bitirebileceğimin garantisini baştan onlara vermem fikirlerimin daha da desteklenmesi açısından önem taşır.

Gene üniversitede de arkadaşlarım tarafından fikrine başvurulan biri olmak da ayrıca hoşuma giden bir durum oldu. Genelde mantığımla hareket etmem de bana bu süreçte yardımcı oldu elbette. Yeri geldi yaşımın verdiği duygusal hareketlerle saçmalamadığım anlar olmadı da değil tabii.

Bütün bunları neden anlattın derseniz. Son günlerde o kadar çok mail ulaştı ki elime, oturup yazı yazmassam gerçekten çok ayıp olacaktı. Üniversite tercih döneminde lise mezunları ve ailelerden özellikle. En çok sorulan soru ise Reklamcılık öğrencisi olmak ve mezun olduktan sonra iş olanakları hakkındaydı. Kimi de Açıköğretim hakkında sorular sordu bana. Kimi ise üniversite burslu okumanın nasıl bir şey olduğu...

Öncelikli olarak Reklamcılık okuma serüvenim hakkında kısa bir bilgi vermem de yarar var. Reklamcılık bölümü ve Reklamcı mesleği lise ikinci sınıftan beri sayıkladığım bir bölümdü. Ancak o zamanlar içeriği tamamen sözel olan Reklamcılık bölümüne matematik çözerek öğrenci alınması önümde büyük bir bariyer oluşturuyordu. Çünkü ben matematik derslerini sevmeyen ve sınavlarda zar zor sınırdan geçen bir öğrenci olmuştum her zaman. Neyse ki ortak alan denilen olayı sınava son iki ay kala keşfetmiştim ve son iki ay sadece edebiyat, coğrafya ve tarihe abanmıştım. Son iki ayda böyle bir risk almak belki saçmaydı ama hedefime ulaşmak için başka çıkar yolum da yoktu.

Ailem de başta 'öğretmenlik' oku rahat edersin klasik cümlesiyle mevzuya yaklaştı tabii. Bende gönülleri olsun diye tercih listemde Reklamcılık bölümünün olduğu üniversitelerin ardından arkalara yazmıştım istedikleri bölümü isteksizce.

Sonuç açıklandığında ise artık Reklamcılık öğrencisiydim. Ancak Reklamcılık bölümü Türkiye'de birçok üniversitede bulunan bir bölüm. Yanısıra iki senelik ve açıköğretim bölümleri de mevcut. Burslu dahi olsan diğer binlerce mezundan farklı olmam gerekliliğinin bilinciyle başladım okumaya.

Yalvara yakara hatta yüzsüzlüğe dahi vurarak ve de tatillerimin büyük kısımlarından ödün vererek üniversite dönemim boyunca 4 farklı yerde de staj yaptım. Bunlar bana ne mi kattı? Okuldan mezun olduğumdan iş mülakatlarında kendime daha da güvenir oldum ve sayabilebileceğim birçok staj tecrübesi de yanıma kar kaldı. Stajyerlik dönemimde tanıdığım iletişim sektöründe hala diyaloğumu sürdürdüğüm birçok insan da diğer büyük artılarımdan oldular.

Şu an ise ileride kendi ajansım olması hayaliyle dışarıdan eğitimime devam ediyorum. Fazladan dil öğrenmek, tasarım konusunda kendimi geliştirmek ve gene reklamcılık alanında eğitimime devam etmek diğer amaçlarımdan. Demem o ki Reklamcılık bölümünü ileride gerçekten Reklamcılık mesleğini yapmak için okumak istiyorsan, diğerlerinden farklı olmak bir lüks değil zorunluluk senin için. O yüzden kendini sürekli geliştirmek ve geldiğin her noktada kendini yetersiz bulmak zorundasın.

Son olarak.. Yeni mezun olduktan sonra İstanbul'da bulunan çok büyük ajanslarda ücretsiz, sigortasız uzun aylarca ve hiçbir iş garantisi verilmeden çalışacağını da bilmen gerek. Her şey Mad Men dizisinde olduğu gibi toz pembe değil ne yazık ki bu sektörde. Blogger acı söyler.

Meraklılarına sevgilerle.

Reklamcılık Okumak İsteyenlere Öneriler Part 2

Reklamcılık Okumak İsteyenlere Öneriler Part 1


3 Eylül 2012 Pazartesi

Fuarda Bir Gün!

Daha önceki yazımda sizlere İzmir'in meşhur fuar nostaljisinden ve bu sene Tansaş'ın sponsor olduğu Enternasyonal Fuarı'nın 81.sinin düzenlendiğinden bahsetmiştim. Bu sene de fuara katılmakla kalmadım, fuara ait fotoğraflar da çekmeye karar verdim. Ve fuarın 3. gününden en güzeli kareleri sizler için çektik. Tabii bu aşamada erkek arkadaşımın da oldukça yardımı oldu.

Fuardan kısa notlarıma gelecek olursam;

Her sene olduğu gibi bu sene de fuarda uygun fiyatlarla yiyecek, içecek bir çok tüketim gıdası bulmak mümkün. Bizde fuar alanına girmemizle ne yiyeceğimizi şaşırdık. Mısır (bardakta, kaynamış, yanık), çubukta patates, dondurma, kestane şekeri, simit ve birçok seçenek bulmak mümkün. Hatta öyle ki bu sene fastfood markaları bile fuar alanında yerini almıştı.



Tansaş'ın fuar alanına kurduğu dev Guiness rekorlar kitabına giren alışveriş arabası en çok dikkat çeken şeydi. Kendimizi içine atıp tüm İzmir'i dolaşmak içimizden geçmedi de değil.

Tansaş'ın fuar alanındaki süpermarketi oldukça işimizi gördü. İzmirliler de öyle düşünmüş olacaklar ki herkes çiğdem ve sularını ordan tedarik etti.

Fuar alanında çocuklar içinde birçok oyun alanı yapmışlardı. Pepee balonları ise heryerdeydi.




Akşamki Murat Boz konserine ise katılım oldukça fazlaydı. Tahmin edilebileceği üzere çoğu da ergen lise kız kolonileriydi. Murat Boz ve dansçı kızların dans gösterileri görülmeye değerdi. Daha sırada Sertab Erener, Göksel, Grup Model var.



Özetle: Bu sene düzenlenen Enternasyonal Fuarı'nın 3. günü oldukça eğlenceliydi. Ve bu eğlence 6 gün daha sürecek. Bitmeden mutlaka uğrayın derim. Bu fırsatı kaçırmayın.

Bize bu eğlenceleri yaşamamıza vesile olan Tansaş'a ise teşekkürler.

Fuara ait tüm fotoğraflar için tıklayın!





30 Ağustos 2012 Perşembe

Fuar Gelir Hoş Gelir


Küçüklükten beri İzmir'e dair aklıma kazınan şeyler var. Simidin diğer adı olan gevrek, mısırın diğer adı darı, meşhur boyoz, Alsancak kordon. Ve de meşhur İzmir fuarları. Babamdan dinlerdim hep gençlik yıllarına dair İzmir'de katıldığı fuar anılarını. O zamanlar fuar mı, panayır mı artık ne denirse.

Daha sonraları İzmir'e yerleşince ise benim de katılma fırsatım oldu bu meşhur İzmir fuarlarına. Sonra ise vazgeçilmezim oldular. Çünkü birçok markanın stantlarını gezme, ücretsiz konserlere katılmanın zevki de bir ayrı oluyor fuar günlerinde. Hediye fuarı, kitap fuarı, zeytinyağı fuarı ve diğer birçok fuar.

Bu fuarların içinden en kapsamlısı ise Enternasyonal Fuarı. Bu fuar her sene düzenlenen en hareketli ve dikkat çeken fuarların başında yer alıyor.

Ve Enternasyonal Fuarı her sene olduğu gibi bu sene 81.'si düzenleniyormuş. Fuarın bu seneki büyük sponsoru ise Tansaş olmuş. Tansaş gibi bir markanın fuarın sponsorluğu üstlenmesi de bu sene programın ne kadar hareketli ve dolu geçeceğinin göstergesi de aslında. Fuarın bu seneki sloganı da bir reklamcı olarak oldukça ilgimi çekti. "İzmir aşkıyla, Tansaş farkıyla". Gerçekten güzel bulmuşlar.

Fuar programı ise hayli dikkat çekici. Enternasyonal Fuar'ında İzmir'de ve civarında bulunanların kaçırmaması gereken birçok etkinlik gerçekleşecek bu sene. Fuar yarın başlayacak ve 9 gün boyunca sürecek . (31 Ağustos- 9 Eylül)

Programda diğer ilgimi çeken şey ise programa yediden yetmiş yediye herkesin dahil olabileceği oldu. Genç ve orta yaş kesimi için her müzik tarz sevenlere uygun konserler olacak. Genç kızların ölüp bittiği yakışıklı Murat Boz, farklı tarzıyla Göksel, Gökçe, Cirqupa, Grup Model ve Sertab Erener. Her ne kadar pop müzik bağımlısı olmasam da diğer alternatifler benim için tam bir biçilmiş kaftan. Özellikle de Gökçe, Göksel ve Grup Model benim kaçırılmam gerekenler arasında. Sertab Erener'i de unutmamak lazım elbette. Şarkıları hiç bir zaman eskimeyen nadir sanatçılardan ne de olsa.

Pepe çılgınlığı fuarda da yerini almış durumda. Çocukların göz bebeği olan yerli malı Pepe karakterinin müzikali de gerçekleşecek. Ayrıca gene programda küçükler için özel showlar, oyun ve animasyonlar, özel şişme oyun parkurları, kostümlü animatörler yer alacak. 3-9 Eylül arası İsmet İnönü Sanat Merkezi'nde ise Volkan Severcan "İSLİ SİSLİ PİS PUSLU" adlı dans ve müzikli çocuk oyunu gösterisi de diğer merak ettiğim etkinliklerden.

Fuar'da bütün gün gezip eğlenmek mutlaka ki insanı acıktıracaktır. Buna çözüm olarak ise tanet köfte-ekmek sadece 1 tl'ye alınabilecekmiş. Tam öğrenci ve kalabalık gruplar için ideal. (Öğrencilikten kopamamak..)

Fuara katılmak isteyenlere programın özetini vermemde de yarar var.

Fuar Süresince Düzenlenecek Etkinlikler özetle şu şekilde:
- Gündoğdu meydanın havafişek ve su perdesinde özel gösteri 31 Ağustos Saat: 21:00
- Bloco Entrudo Korteji
-Sunucu Selim Yeğin ve özel dj. performansı
- Kristal duyuru balonları
- Yürüyen markaların çiğdem ikramı.
- Zeplinle fuarın günlük aktivite planlarının duyurumu
- Fuar süresince her gün su perdesinden verilecek canlı yayınlarla duar alanını Kordon'da yaşatma fırsatı.
- Carmen Sirki; Sihirbaz Gösterisi, Pandomim Gösterisi, Kukla Show, Akerdeon Show, Yılan Gösterisi
 Palyaço Gösterisi, Halay Show, Çin Ateş Dansı, Robot Show, Akrobasi ve Jonglör Show

Konserler:

2 Eylül Murat Boz
3 Eylül Gökçe
4 Eylül Göksel
5 Eylül Cirquba
6 Eylül Grup Model
7 Eylül Pepe Müzikali
8 Eylül Sertab Erener

Bende Pazar günü Tansaş'ın düzenlediği etkinliklerde yerimi alacağım. Sizler de bu etkinliklere dahil olmak isterseniz mutlaka İzmir fuar alanında 31 Ağustos-9 Eylül tarihleri arasında yerinizi alın. Pazar günü gelenlerin fotoğraflarını da çekeceğim. Beni ordan bulun. Görüşmek üzere. :)





22 Ağustos 2012 Çarşamba

Ne Enteresan Sorular Bunlar Böyle!



Yeni takipçilerimden supercellma geçtiğimiz günlerde beni mimlenmiş. Kendisine çok teşekkür ediyorum bu hediyesinden dolayı. İşte mim soruları ve cevaplarım.

Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıldır ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılda ne yaparsınız?
İlk aklıma gelen blog yazılarımı derleyip kitap haline getirmek olurdu. Ardından sevdiklerimle yurt içi -yurtdışını gezmek, araba sürebilmeyi isterdim.

Fobileriniz, takıntılarınız var mı? Varsa neler?
En büyük fobilerimden biri köpek, ardından lunaparktaki kamikaze gibi büyük oyuncaklara binmek. Takıntılarım da zaman zaman oluyor tabii. Bazen fiziksel bazen de duygusal.

Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız?
Olayın ilk anları olayın gerçekliğini idrakta zorlanır ardından sevdiklerim yok oldu diye üzülürdüm. 

Dünyayı dolaşmak isterseniz hangi ülkeden başlarsınız? Neden?
Öncelikli olarak ülkemden merak ettiğim yerleri gezerdim. Karadeniz yaylaları, Akdeniz taşevleri ve de Yavru Vatan Kıbrıs.

İtiraf edin prens/prensese dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz?
Kurbağa öpeceğime prenssiz kalırım daha iyi.

En son yaşadığınız küçük düşürücü, unutamadığınız olay?
Şuan hatırlamasam da büyük ihtimal yön hafızasızlığımdan dolayı bildiğim sokakta kaybolmam falandır.

Asla yanınızdan ayıramadığınız 3 şey?
Cüzdanım, telefonum ve şarj aletim

Hayatınızın kitap/film olmasını isteseydiniz hangi kitap/film olmasını istersiniz?
Kitap olarak etkilendiklerimden Türkan'ı sayabilirim, Türkan Saylan olabilmeyi isterdim.

En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve ilk sizi denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrenseydiniz. N'apardınız?
Geri getireceksen neden olmasın.

İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapacağınız ilk şey nedir?
KPSS sorularını çalıp sokaklara dökmek belki o zaman ÖSYM istifa eder de yola gelirler.

Kendinizi kötü hissettiğinizde yaptığınız şeyler?
Uykuya sığınmak en sık yaptıklarımdan. İnternette boş boş dolanmak.

Ve de bu mimin sahipleri;
Tully, drifter, la reina ha muerto

Kolay gelsin.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Sanatta Yeteneksizim - 2 -

Spor dalına olan yatkınsızlığımdan geçen yazımda paylaşmıştım. (Sporda Yeteneksizim -1-)  Bu yazımda da sanata olan yeteneksizliğimden bahsedeceğim sizlere.

Tiyatro Mazimde Bir Yaradır

Tiyatro kariyeri anaokulunda kısıtlı kalan birisi olarak, o zamandan bu zamana kadar birçok kez heves etsem de bir türlü gerçekleştiremedim. Tiyatro kariyerim anaokulunda hayvanlar alemiyle ilgili hazırladığımız piyeste tavuk olmakla sınırlı kaldı! Bir de kreş döneminde kayısı olmuşluğum vardı hepsi o kadar.  Üzerine gitseydim belki zehirli elmayı yiyen pamuk prenses bile olabilirdim ancak kısmet değilmiş n'apalım! Bence küçük yaşlarda başlanacak güzel bir sanat dalı tiyatro. Özellikle de topluluk karşısında rahat olabilmenin de güzel bir yöntemi. Ben de topluluk karşısında nutku tutulan bir insan olarak bu işi beceremeyeceğim anladım ve tiyatro yapanları izlemekle yetinmeye karar verdim.

En Son Düz Çizgimi Yazma Defterine Çizdim Ben

Küçükken yamuk yılık çizdiğim çöp adamlar dışında resme dair herhangi bir girişimim olmadı. Hoş bu yeteneksizlikle olamazdı da. İlkokuldaki yazma defterime yazmayı öğrenmeden önce çizilen düz çizgiler de bile başarısızdım bırak resim çizmeyi. Lisede ise kara kalem vazo çizmeler çalışmalarında gene pek yetenekli olduğum söylenemezdi. Olayın vazoyu kalemi kolunla uzatarak ölçme kısmında herkes gibi ben de çok havalıydım ancak gel gör ki çizdiğim vazoların vazo olduğunu yalnızca ben anlayabiliyordum. Aynı yeteneksizliğim sulu boya, guaj boyada da (bir de asetatlı kağıt vardır ki telafuzunu pek severim) devam etti. Sonunda bende okul bitince zorunlu olarak sürdürdüğüm resim kariyerimi daha fazla görüntü kirliliği yaratmamak adına son verdim.

Bandırma'da Bale Okulu Vardı da Biz mi Yer Almadık

Büyük şehre on sekiz yaşından sonra yerleşmiş biri olarak birçok fırsatın varlığını da burada gördüm ben. İzmirli arkadaşlarım büyük şehirde doğuyup büyümenin hakkını bale, opera, buz pateni gibi etkinlikleri izleme hatta yer alma fırsatı bularak verirken ben bu sanatları ancak üniversite yıllarımda tanık oldum. Haliyle onlar içinde epey bir geç kaldım. Buz patenini denedim ancak beceremedim. Bowling'i de bir kere denedim sevemedim.

Şiir Okurum Sonra Unuturum

Şiire ise bugüne kadar ilgim pek olmadı. Okul hayatı boyunca okuduğumuz şiirden sürekli bir şeyler çıkarttırma çabası (şiirin ana fikri, şiirin teması nedir kısmı ve tabii ki okuyalım anlayalım bölümü) beni belki de şiirden soğuttu.

Kısacası, tiyatro, resim, çizim, şiir gibi sanat dallarında aradığımı bulamadım. Şimdilik tek keşfettiğim yazabilme yeteneğim. Yazmak da ne kadar sanattan sayılır bilemiyorum tabii.

5 Ağustos 2012 Pazar

Benliğini Yitirmeden Sevebilmek


Uzun zamandır aşk ve ilişkiler konusunda burada ahkam kesmiyorum. Ve şimdi diyorum ki o zaman bu zamandır.

Bu yazıda değinmek istediğim konu, aşk ve uğruna yapılan fedakarlık hakkında. Mehmet Coşkundeniz kadar aşk konusunda mertebeli olmasam da gerek yaşadıklarım gerekse gördüklerim beni bu yazıya yazmama çoktan itti bile.

Hayatına o ya da bu şekilde birilerini sokarsın ve değer verirsin. Aynı değeri de karşıdan beklersin. Önceleri sen ve benken, sevgili olunduğunda bu kez biz olursun. Ama ben kavramını körü körüne unutarak değildir biz olmak. Kendinin bir birey olduğu ve sevgilinden öncesinde de hem onun hem de senin bir hayatının var olduğunu unutmadan biz olabilmektir önemli olan.

Etrafımda gördüğüm üzere ne yazık ki ilişkilerdeki birçok sorunda bundan kaynaklanıyor. İnsan birisiyle çıkmaya başladıktan itibaren karşısındakinin hayatında ona eşlik etmeye başlayan biri olduğunu unutup kendi hayatını tamamen karşısındakinin ellerine bırakarak ya da karşısındakinin hayatını tamamen değiştirmeye çalışarak sürdürüyorlar ilişkiyi. Sadece biz olarak kalarak!

Hem erkek hem de kadın çıkmaya başladıkları andan itibaren zehir ediyorlar hayatı birbirlerine. Kadın erkeğin tamamen ona endeksli bir yaşam sürmesini istiyor. Dizinin dibinden ayrılmadığı ve onsuz nefes almadığı. "Erkek erkeğe çıkamazsın! , kimle mesajlaşıyorsun? , kimle konuştun? , kim o?, niye selam verdin?" bla bla. Sanki kadın arkasını döndüğü an sevgili yeni aşklara yelken açacakmış gibi yapılan bir muamele. Karşı tarafı yalnızlaştırmaya çalışarak, hayatında bundan sonra sadece ben olmalıyım gibi yersiz tripler yaparak.

Sadece kadınlar değil tabii bunun bir de erkek versiyonu var. "kimle konuştun?, bunu giymeni istemiyorum?, telefonunu niye açmadın?". En basitinden mini eteği ya da şortuyla gördüğün ve beğendiğin kadını ikna edip çıkmaya başladıktan sonra giyim tarzını tamamen değiştirmesini istemek. İyi de sen onu öyle beğenip sevdin, sevgilisi olunca sevdiğin kadının hayatını hükmetme konusunda böyle saçma bir misyonu niye üstleniyorsun ki! O zaman en başta bana uygun değil deyip, çıkmasaydın!

Hatta bir de işin sosyal medya boyutu var ki akıllara zarar. Bazı çiftler durumu öyle bir hale getirdiler ki, çıkmaya başladıkları andan itibaren aynı Facebook hesabını iki isimle kullanır hale geldiler. Ben bu derece kontrollü olunması gerekliliğini her an hissettiren bir ilişkiyi hastalıklı buluyorum.

Kısaca birinle sevgili olduğunda onun hayatında söz hakkına sahip olursun elbette ama hayatının hakimi de olmasın. Gene aynı şekilde karşındakine söz hakkı tanırsın ama hayatının yönetimini tamamen karşı tarafa bırakmaman gerekir. 

İşin özeti, iyi bir ilişkinin sırrı güvenmekle ve seçtiğin kişinin güvenilir olmasıyla başlar, bir insanı kontrolü ele aldığını sanarak zorla güvenilecek hale getiremezsin. Ve de karşındakini törpüleyebileceği küçük kusurları dışında tamamen değişmesini beklememek gerekir. Çünkü bir kere en başta sen onu öyle beğenmiş ve sevmişsindir.






31 Temmuz 2012 Salı

Sporda Yeteneksizim - 1 -


Bu yaşıma gelene kadar etrafımdaki birçok kişinin farklı yeteneklere sahip olduğunu gözlemledim. İster arkadaşım olsun, ister akrabam. Hepsinin az çok, uzun ve ya kısa dönem de olsa yaptıkları, ilgilendikleri ve de en önemlisi yatkın oldukları bir dal vardı.

Kimi spora meraklıydı. Ya vaktinde yüzmüş, jimlastik yapmış, bisiklet sürmüş, basketbol, voleybol oynamışlardı . Bazıları ise buz pateni gibi spor dallarına yatkındılar. Birçok arkadaşımın çocukluk dönemlerinden kalma ve odasının baş köşesinde duran gururla söz ettikleri bir madalya / madalyaları bulunuyordu.

Kimi sanata eğilimliydi. Tiyatrolarda yer almış, şiirler yazmış, fotoğraflar çekmiş ya da bale gibi sanat dallarıyla hayatının bir döneminde ilgilenmişlerdi.Ya da çizim ve resimle araları iyiydi. 

Kimisi müziğe ilgiliydi. En azından bir enstrüman çalabiliyor ya da güncel müzikleri aklında tutabilecek kadar müziğe meraklı ve hafızaları kuvvetliydi. Ya da rap, hip hop gibi dansları biliyor ve şarkı sözü yazıyorlardı.

Sonuç olarak etrafımdaki birçok kişinin geçmişte muhakkak ballandıra ballandıra anlatabilecekleri hala devam eden ya da bir dönem sürdürdükleri yetenekleri olmuştu. Peki ya bana gelince...

Spor Benim Azabımsın

İlkokul çağlarından başlar spora olan yeteneksizliğim. Hayatımın çeşitli dönemlerinde sporun çeşitli alanlarına yöneldim. İlkokulda babamın girişimleri ve boyumun ilerde uzun olur avunmalarıyla basketbol oynamaya başladım. Başladım dediysem takımda falan değil, sadece mahalledeki kız arkadaşlarımla oynardım. Denemelerim sonucunda anladım ki basketbol sert bir spor benim narin bedenime ağır gelmişti. Ben maçta avel avel bakınırken rakiplerim elimden topu kapıp gidiyorlardı. Fazla üstelemeyerek henüz başında olduğum basketbol kariyerimi daha başlayamadan bıraktım.

Ortaokul döneminde ise bu kez voleybola sardım. Beden eğitiminde yapılan gruplar içerisinde en beceriksiz tayfa olarak seçilen grupta başı çekiyordum. O derece yetenekliydim yani siz düşünün! Aynı dönemlerde beden eğitimi derslerinde maruz kaldığım muamele jimlastikten de soğumama neden olmuştu. Zaten vücudumun takla atacak kadar elastik değildi. Zor bela atıyordum. Bir de takla atma minderi vardı ki tam bir kabus. 40 kişinin aynı anda senin takla atmanı beklemesi ve beceremediğinde ise muhtemelen içinde platonik aşkının da bulunduğu topluluk tarafından alaya alınmak en büyük işkencelerden biriydi. Bir de cadı bir beden öğretmeni yüzünden işler daha da zora giriyordu. (Artık nasıl bir etki bıraktıysa hocanın adı ve soyadı hala aklımda)

Lise geldiğimde ise bu kez koşu yapmak gibi bir dert çıkmıştı başıma. Neyse ki koşu da biraz daha iyiydim diğer spor dallarındaki performanlarıma nazaran. Sadece unutkan bir insan olduğumdan sık sık eşofmanlarımı evde unutuyor, hocayla papaz oluyordum. Millet dışarıda koştururken ben sınıfta sessizce duruyordum. Koşu dışında voleybolla olan akibetim lisede de devam etti. 

Sonraki dönemlerde ise masa tenisi, bisiklet sürme, bowling ve buz pateni gibi denemelerim olsa da onlarda da pek parlak olmadığım aşikardı.

Kısacası, arkadaşlarımın okul takımlarında yer almalarını gıpta ile bakabilmekle yetinmekle geçti okul dönemlerim.

Ve karar vermiştim. Ben spora karşı kabiliyetsizdim. İyi yapabildiğim tek şey ortada sıçan oyununda sıçan olmaktı. O da spor performansından sayılmıyordu zaten.




25 Temmuz 2012 Çarşamba

Can'dan Bir Mim


Gerçek hayatta en yakın arkadaşlarımdan olan, blog alemine girişine birebir tanık olduğum ve az da olsa blog yazmasına teşvik ettiğim bir arkadaşım la reina ha muertouzun zamandan sonra bana mim paslayan kişi de oldu aynı zamanda.

Mimin konusu bana dair 7 bilgi. Ben de bu aralar olan durumumla ilgili maddeleri yazıyorum.

1) Bu aralar nötr ruh hallerinde geziyorum. Bir yanım negatifken diğer yanım pozitif. Okul bitti ya boşluktayım bir nevi.

2) Yüksek lisans başvuru ve mülakatı için kitaplar ve dergilerle boğuşuyorum bu sıra. Önüm arkadaş reklamcılık, pazarlama ve halkla ilişkiler oldu.

3) Blog adresimi - .com uzantısına dönüştürme fikrine sahibim. Hükümetin işi belli olmaz bir bakarsın gene sansürlenmiş gene bloglar. Bunca yazım ve takipçim gümbürtüye gitsin istemem.

4) Aklımda bir yarışmaya katılma fikri var. Bütün sene proje hazırlamaktan gına gelmesine rağmen diğer yandan bu yarışmaya hazırlanıyorum. (diğer 2 grup çalışanımla birlikte) Ödülü de epey yüksek bir para ödülü, motive olmayacak gibi de değil hani.

5)  Yarın hayatımda en fazla değer verdiğim kişilerden birinin doğum günü. Onun benim yanımda olması bana güç veriyor. Ne kendi ne ben ne de ikimizle alakalı olan özel günlere dair takıntısı olan biri değilim. Özel günlerde yan yana olabilmemiz bile benim için hediyeden çok daha fazla şey ifade ediyor.

6) Kendimi yazarak çok iyi ifade edebildiğimi düşünüyorum. Çünkü normal hayatta yazılarıma nazaran daha pasif birisiyim. Kendimi ortalara atabilen birisi (yırtık tiplerden) olamadım hiç bir zaman. Olmak isterdim ama olamıyorum. Yapım bu!

7) Son olarak takipçi sayımın 700'ü aştığı şu günlerde çok mutlu olduğumu da söylemeden edemeyeceğim. Yazdıklarımın takdir görmesi ne hoş. İleri de bir gün Ayşe Arman olamasam bile, Ayşe Nur Eker olarak yazılarımla bir yerlerde yer alabilirim belki kim bilir.

Mimi ise sıradaki son 3 takipçime paslıyorum.

Est =)
Bu Kız Neden Böyle
Reyhanla Herşey



16 Temmuz 2012 Pazartesi

Hepimiz Birer Audrey, Marilyn'dik O Akşam / Ödül Macerası Part 3


Varacağımız otelin önüne geldiğimizde taksiden indik. Otel beş yıldızlı olunca taksi kapımız bile otel çalışanları tarafından açıldı ve pek bir havalı karşılandık. Hotelin lobisine geçtiğimizde biz hariç etrafımızdaki herkes yabancıydı. Çoğunlukla da araptı.Yaklaşım 15-20 dakika sonra hocalarımız lobiye geldi ve onlarla buluştuk. Geriye otelin bir sokak aşağısında bulunan ve ödül törenin gerçekleştiği Harbiye Açık Hava Müzesi'ne gitmek kalmıştı. Mesafe yakın olduğundan ve müzenin yönü arabayla ters kaldığından tabanlara kuvvet yürüyerek gidecektik. Geriye atlanması gereken en önemli iki level kalmıştı. Dik uzun bir yokuş ve arnavut kaldırımları. Bitmek bilmeyen arnavut kaldırımları biz Harbiye Askeri Müzesi'ne girince dek devam etti. Ne bizim arnavut kaldırımları aralarına giren ince topuklarımız bugüne kadar bu kadar meşakkatli yol katetmişti, ne de müze bahçesinde yer alan arnavut kaldırımları bugüne kadar asker postalları dışında bu kadar çok topuklu ayakkabıyı bir arada görmüştü.

Salona vardığımızda ise hemen adlarımızı yazdırarak yerlerimize oturduk. Salonda sayılı sayıda bulunan kız öğrencilerden olarak hepimiz birer Audrey Hepburn, Marilyn Monroe havasındaydık o akşam.

Başlangıç olarak mehter takımının yaptığı gösteriyle başladı. Biz ise gösteri yerine dikkatimizi sahnede yer alan masanın üzerindeki ödüllere vermiştik. Bir kısmı büyük bir kısmı da küçük olan ödüllerin hangilerinin bizim olabileceği üzerine olasılıklar kuruyorduk.

İlk olarak 'Genç İletişimciler' kategorisi açıklanmaya başlandı. İlk kazanan üniversite açıklandıktan sonra bizde heyecan daha da tavan yapmıştı. Üçüncü olarak bizim projemizin adı açıklanınca uçarcasına kendimizi sahneye attık. Bizim ardımızdan profosyonel ajans ve şirketlerin aldığı ödüller açıklandı. Aralarında Nestle, Coco-Cola, Turkcell, Koç Holding gibi büyük şirketlerin bulunduğu katılımcılar ödüllerini aldılar. Ödül töreninin ardından herkes ödülleriyle fotoğraf çektirmek için sahnede yerini alındı. Genç İletişimciler kategorisinde her gruba tek bir ödül verildiği için ve de ödüller okula kalacağından dolayı ödülle hepimiz  cılkını çıkarırcasına yegane ödülümüzde teker teker fotoğraf çektirdik. Ardından hangi kanaldan olduğunu bilmediğimiz ve de sormayı akıl etmediğimiz bir kameraya röportaj verdik. Yarışmanın verdiği heyecanla saçmala dozajımız arttı röportaj verirken.

Ödül töreninin ardından Askeri Müze'nin arkasında yer alan kokteyl alanına giderek vakit geçirdik. Kokteyl alanı o kadar loştu ki, göz gözü görmüyordu. Hani biriyle gideyim tanışayım falan desen mümkünatı yok. Karanlıkta yüzleri seçebilmen mümkün değil. Rastgele oturduğumuz bahçedeki banklarda daha sonra gazeteci (internet gazetesi) olduğumuz kişi tarafından esir alındık. Gazeteci bey bize okuldan sonra planımızın ne olduğunu sorarken, bize onlarca da tüyo verdi. İlerleyen saatlerde ise bir şeyler içtik ve geceyi tamamladık.

3 partın özeti:

Hayatımda ilk kez ödül alan bir gruba dahil olarak büyük bir mutluluk yaşadım. Hele de konusu İstanbul olan bir yarışmada İstanbul'da olan üniversitelerden bir adım geriden başlayarak İzmir'de kendi imkanlarımız doğrultusunda hazırlandığımız bir yarışma da başarı elde etmek hem bizi hem de hocalarımızı gururlandırdı. Posta Ege, Milliyet Ege gibi bölgesel yayınların yanında Posta Ana gazete gibi ulusal yayınlarda da yer alarak daha bir mutlu mesut olduk.

Ödül alma maceramız meşşaketli ama bir o kadar da eğlenceli geçti. En önemlisi de çektiğimiz çileye değdi. Ödül ödülün mayasıdır (uyku değil miydi o) diyerek, ödülün arkasının gelmesini umuyorum.

Hikayenin önceki bölümleri:

Köyden İndik Şehre  / Ödül Macerası Part 2

Yola Çıkış / Ödül Macerası Part 1







10 Temmuz 2012 Salı

İzmir'de Popüler Olmuşum Meğersem


Her ne kadar aklımda 2 gün öncesine kadar ödül maceramızın devamını derleyip, yazmak olsa da hesapta olmayan olaylar cereyan etti geçtiğimiz günlerde. İzmir'de olanlar bilirler. 3 ay önce, henüz daha açılmadan İzmir'in en büyük alışveriş merkezi olduğuna dair namı yürüyüp giden, ardından ise açılışıyla İzmir'lilerin beklentilerini fazlasıyla karşılayabileceğini ispatlayan bir alışveriş merkezi açıldı. Adı Optimum Outlet. Hatta içinde bulunan buz pateni pisti, çocuk oyun alanları, her damağa uygun yeme-içme mekanları, sinema salonları ve sayısını kestiremediğim giyim, aksesuar ve ev eşyaları mağazalarıyla buraya yaşam merkezi demek daha doğru olur.

Geçtiğimiz hafta etkinliğin düzenlenmesine aracılık eden Ezgi hanım bana ulaşarak İzmir'de en popüler 10 blogger için Optimum Outlet'te bir tanışma toplantısı gerçekleştireceklerini söyledi. Bu bloglar arasında ise "Aktüel blog" kategorisinde en popüler benim blogum seçilmiş. Ardından bu kez Optimum Outlet'ten davetiyem mailime ulaştı. Bu fırsatı kaçırır mıyım, geleceğimi söyledim tabii ki. İzmirli bloggerların arada toplandıklarını biliyordum ama bu toplantılara bugüne kadar dahil olamamıştım. Bu benim için bulunmaz bir fırsattı.

Ardından pazartesi günü söylenen saate hem Optimum Outlet yöneticileri ve diğer on blog yazarı arkadaşımla  kahvaltının düzenlendiği Optimum Outlet'in en üst katındaki Kule Cafe'de buluştuk. Gitar eşliğinde ve binbir itinayla hazırlanmış kahvaltımızı ettik. Diğer yandan ise Optimum Outlet hakkındaki görüşlerimizi yöneticilerle paylaştık. Adana, Ankara ve İstanbul'da daha önce açılmış olan Optimum, 3 ay içerisinde İzmir'liler için bulunmaz bir nimet haline gelmiş bile. Öğrenci emeklisi bir insan olarak her keseye uygun ve binlerce çeşide sahip mağazaların toplandığı bir yer cennet değilse nedir! Ama itiraf etmeliyim ki cinsiyetimin kadın olmasıyla alışverişe olan düşkünlüğümün paralel olduğu doğrudur.

Kahvaltıdan sonra ise bu kez on blog yazarı ve Ezgi hanımla birlikte Optimum Outlet turu yaptık. Dükkanlara girdik, çıktık, giydik, çıkardık, talan ettik. Turumuz bittiğinde ise bu kez Özsüt'te ağırlandık. Geldi çaylar, kahveler, gitti sohbet ve öneriler. Günün ardından ise Optimum Outlet tarafından çam sakızı çoban armağanı günün anısı olan küçük hediyelerimizle alışveriş merkezinden uğurlandık.

Özetle, ileride asla unutmayacağıma emin olduğum ve kendimi ayrıcalıklı hissettiğim bir gün oldu. Optimum Outlet yöneticilerinin güleryüzü ve bizi değerli kıldıklarını her dakika hissettiren ileri düzeyde hassasiyetleri içinse ayrıca teşekkürü bir borç bilirim. Yanısıra bugüne katılmıyla renk katan blog yazarı arkadaşlarıma ise ayrıca teşekkürler.

İşte etkinliğe katılan İzmir'den 10 blogger;

darkolive style


Günün fotoğraf albümü için: Facebook hesabım ve "Optimum Outlet'in Düzenlediği İzmirli Bloggerlar Toplantısı" albüm




5 Temmuz 2012 Perşembe

Köyden İndik Şehre / Ödül Macerası Part 2


Meşakkatli yolculuğumuzun ardından nihayet İstanbul'a varmıştık. Vapurun sallantılarının etkisinden olacak, bedenimiz iskeleye varmış olsa da beynimiz hala vapurdaydı ve hala sallanıyordu. İlk istikametimiz  metroyla Taksim'e gitmek oldu. Metroya bindiğimiz andan itibaren ise birçok kişinin bakışlarını üzerimizde hissetmeye başladık. Ne yazık ki İstanbul'da böyle bir durum var. İnsanların (özellikle de erkeklerin demeye bilmem gerek var mı) tuhaf bakışlarıyla karşılaşabiliyorsun. İçten içe ayar olup ters ters baksan da daha fazla elden bir şey gelmiyor tabi. Gurbet eldesin, susuyorsun ve oturuyorsun.

Metroyla yolculuğumuzun ardından Taksim'e vardık. Tabii bir yere oturmadan önce İstiklal Caddesi'nin başında durarak gelip geçen birbirinden enteresan tipleri tahlil etmeden duramadık. Baktık ki artık yorgunluktan ve açlıktan tansiyonumuz düşmeye başladı, hemen kendimizi restaurantlardan birine attık. Aç karnımız doyurduktan (ki öğrencilikten yeni çıkmayız, gün içerisinde tok olarak gezme süremiz oldukça az) sonra arkasından türk kahvelerimizi yuvarladık. Tokluğun verdiği rehavetle bu kez uykumuz geldi. Gene kısa bir metro yolculuğunun ardından kendimizi öğrenci evine zor attık.

O akşam bütün gece henüz almadığımız ödülün geyiklerini çevirdik durduk. Kesin ödül alacak mıydık, sahnede nerede duracaktık, ödül aldığımızı öğrendiğimizde nasıl şaşırma yüz ifadesi yapacaktık ve de en önemlisi sahnede yüksek topuklu ayakkabılarımızın üzerinde saatlerce nasıl duracaktık! Ertesi gün ise paniğimiz artarak devam etti. Önce makyaj için ayna sırası (tek bir aynaya 4 hatunuz kolay değil), ardından oje sürme merasimi, saç maşası ve düzleştiricisiyle yaz sıcağında saç yapma telaşesi ve son olarak ayakkabı üzerinde durma denemeleri. Her gün bir kokteyl, bir kutlamaya giden kadınlara daha bir hayran oldum o gün, her gün bu kadar telaşeye nasıl ayak uydurur ki insan.

Hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra ise hocalarla buluşmak için hocaların kaldığı otele gitmemize gelmişti sıra. Gidebileceğimiz yere en yakın taşıma aracı taksi olduğundan tercihimizi taksiden yana kullandık. Taksici de bizim kına gecesi sonrası düğün öncesi hallerimizi görünce nikaha falan gittiğimizi düşündü yazık. Ardından otele gitmek istediğimizi söyleyince bu kez bize yadırgar gibi baktı. (Bizi ne sandı ve kafasında ne senaryolar yazdı düşünmek bile istemiyorum) Bizde mecburen açıklamak zorunda kaldık. Ama asıl muhabbet yarışma ödül törenimize gittiğimizi ve İzmir'den gelen öğrenciler olduğumuzu söylememizle başladı. Bizim çakal taksici köyden şehre inen minik cıbbırlara yani bize küçük çaplı İstanbul turunu yaptırmaya kafasına koymuştu artık. İstanbul'da daha önce staj yapanlarımız İstanbul'u biliyormuş ayağına yatsa da gene yolumuz uzadı.O esnada ben ise şoför yanına oturma durumunda kalmış bir kurban olarak, yol boyunca taksi şoförünün çok acıklı hayat hikayesini dinlemek mecburiyetinde kaldım.

Ardından neler mi oldu devamı diğer yazı da. (Arkası yarın trt radyo programları gibi oldu ama finale az kaldı, bekleyin!)

Hikayenin önceki bölümleri: 

Yola Çıkış / Ödül Macerası Part 1


29 Haziran 2012 Cuma

Yola Çıkış / Ödül Macerası Part 1


Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi geçtiğimiz günlerde TÜHİD'in İstanbul'da (Harbiye Askeri Müzesi) gerçekleştirdiği Altın Pusula ödül törenine çalışma grubumla (ben hariç 3 kız) beraber katıldık.

Pazartesi yola dökülmekle başlayan maceramız, Çarşamba İzmir topraklarına varana kadar sürdü. Onca çabamıza rağmen okulumuz yolculuk masraflarımızı karşılamadığı (!) için epey bir yoğun ve yorucu bir yolculuk oldu. (Halbuki artık mezun olduğumuz bu günlerde yapacakları bu kıyak, hayatımız boyunca unutamadığımız en baba kıyaklar kategorisinde en başı çekebilirdi.) Farkındaysanız yazarken seyahat yerine yolculuk dedim, çünkü yolculuk tabiri daha bir yorucu ve sergüzeşt geliyor kulağa yani bizim durumumuza daha bir uygun.

Pazartesi günü ise ilk kez İdobüs denen gerçekle tanıştım. Hızlı, ekonomik ve bir o kadar da eziyetli denebilecek türden bir yolculuk oldu bizim için. İzmir'den İstanbul'a tam 6 buçuk saat gitmeyi vaad edip, verdiği sözü tutması takdire şayan. Ama 6 buçuk saat boyunca mola vermemesi, benim gibi alışkın olmayan bünyelere zeval verebilir benden söylemesi. Aslında İzmir'den yola çıkarken başlamıştı koşullanmalar. Her ne kadar otobüs şirketiyle ortaklık dahilinde bulunsa da aynı otobüs şirketinin servisine binilmesine izin verilmiyor. Kendi imkanlarımızla otogara gidecekmişiz! Zaten imkanım olsa size niye tenezzül edeyim ki ben. Paşalar gibi binerim arabama ya da bıraktırırım birilerine olay biter. Evimin otobüs yazıhanelerinin dibinde olması birinci kuralı delmeme yetti bile. Servise atladım ve garaja gittim. Ardından beş saat boyunca molasız yolculuk oldu bizi bekleyen. Ekonomik tur olduğu kadar ekonomik insanlar için düzenlenmiş bir yolculuk uygulaması. Az su iç, hiç tuvalete gitme, (tuvalete gidebilir miyim dediğimde muavin sırıtarak git tabi de dönüşte bizi burada bulamayabilirsin dedi!) çay, nescafe, topkeki ise hakketmeniz zaten mümkün değil. Allahtan yanıma zor günlerim için sakladığım çubuk krakerlerim vardı da guruldayan karınlarımızı o sayede yatıştırdık.

Önceden tecrübeleri olanlar yolluk koymuşlar yanlarına. Keklerini, poğaçalarını, sarmalarını, meyvelerini almış da öyle gelmişler. Bize de otobüs sakinlerinin küçük çaplı gerçekleştirdikleri yerli malı tadındaki doyma şölenlerine seyirci olmak kaldı. Bizde elimizde tek yiyecek olan çubuk krakerlerimizle gerek sigara yaparak, gerekse ağzımıza sığdırmaya çalışarak eğlendik kendi çapımızda.

Otobüsler tiplerse klasikti, bebekleri olan sevimli iki genç çift, yolculuk boyunca sürekli yanındaki koltuğun boşluğundan faydalanarak ayakkabılarını çıkarıp uzanan daha sonra kalkan ve bunu yol boyunca defalarca tekrarlayan klasik kısa saçlı, balık etli, gözlüklü emekli teyze, öğrenci oldukları her halinden belli olan tipler.

Ardından İdobüs'ün İdo kısmıyla tanıştık. Otobüsten inerek gene apar topar junior ido'muza bindik. Ebat olarak ufak olan ido rüzgar esse sallandığından başta epey bir tırssakta daha sonra bu duruma alıştık. Bir buçuk saat süren İdo yolculuğumuzun ardından ise artık İstanbul'daydık. Sonra başımıza neler mi geldi?

Devamı gelecek.. 


24 Haziran 2012 Pazar

Güler misin, Ağlar mısın?


Bu aralar farklı ruh halleri içerisinde geziyorum. 2-3 haftadır sürekli birşeyler oluyor. Tam seviniyorum sonra üzülüyorum ya da tam tersi oluyor. Okul balom beklediğimden de güzel geçti. Okulda ise mezun olur ayak durumlar farklı oldu. Ancak bir dersten yüksek not beklerken tam sınırdan geçmişim. Normalde kafaya takmazdım ama işin ucunda yüksek lisansı ucundan kaçırmak olunca kafaya taktım ister istemez. Nasıl olur bu falan derken vize notumun not hesabına geçmediğini öğrendim. Sıcaklarda 2 gün okula mekik dokudum ve hata anlaşıldı, düzeltildi. 

İşe başvurdum (geçmiş yazılarımda bulabilirsiniz) ancak iş yarı zamanlıdan tam zamanlıya dönünce şartlar uymadı ve bıraktım. Başlamadan  iş hikayem de bitti böylece. Ardından önceden başvurduğum Çaylaklar Kampı'na kabul edildim ve tam sevindim derken, bu kez kep töreniyle çakıştı ve o ihtimal de suya düştü. İki gün önce de grup arkadaşlarımla beraber katıldığımız, "İstanbul Markasını Sosyal ve Dijital Medyada Yönetmek" konusuyla TÜHİD'in (Türkiye Halkla İlişkiler Derneği) bu seneki yarışmasının sonucu belli oldu. (Bknz: Yapım Aşaması) Ön elemeden geçerek Salı günkü ödül törenine gideceğimizi öğrendim. Yarın da tören için İstanbul'a gidiyoruz. Bakalım neler olacak..

Takibimde kalın.