18 Ağustos 2016 Perşembe

Tatile Gidemeyen Kızın Hazin Öyküsü


Yazın son günlerine girmeye başladık malumunuz. Ancak henüz yazı iliklerime kadar hissedebilmiş değilim. Çünkü henüz doğru dürüst tatil yapamadım. Ayağımı çok sevdiğim denize sokamadım. Vücudumu kuma gömemedim, plajdaki en büyük zevkim kitap ve dergimi okuyamadım, parmak arası terliklerimle plajda salınamadım, bin bir özenle hazırladığım best listimi dinleyemedim, hunharca yanamadım vesaire vesaire.

En özet haliyle İzmir'den İstanbul'a taşınınca o eski halimden eser yok şimdi. Hoş İzmir'deyken de her haftasonu ultra beach cluplarda son model mayokinim ve full makyajlı ikoncan arkadaşlarımla kulağa tırmalayan ve yüksek ihtimal nakaratı ikilemelerden ibaret pop şarkılarıyla kopmuyordum lakin denize yakın olmak bile psikolojik bir rahatlama sağlıyordu. Çeşme'siydi, Urla'sıydı, Mordoğan'ıydı, Foça'sıydı bir çok yazlık yer popomuzun dibindeydi. En azından evde oturduğum hafta sonları eş dost Çeşme'de Alaçatı'da yer bildirimi yapıp, fotolar paylaştıkça bu kadar hasetlenmiyordum. İki adım ötem ya, nolcak! İstersem ben de gidebilirim diye avutabiliyordum kendimi. Ama şimdi nerde? İki damla su görmek için magazin programı izler oldum, ünlülerle empati kurup Bodrum sahillerinde güneşleniyor, Çeşme'de hayali kumrumu soğuk kolamlan yudumluyorum.

İstanbul'a gelince işin rengi epey bir değişti tabii. Ah nerde o eski yaz tatilleri! İstanbul kadar denize sahip, bir o kadar da denizsiz memleket var mı acaba? Kedinin ciğerle yaşadığı münasebet gibi denize bakıp bakıp ayağının dahi pislikten sokamamak temel mesele. Havuz olayına da açıkçası pek sıcak bakamıyorum. Onlarca kişi aynı suyun içinde tepişmesinin yanı sıra çoluk çocuğun kulağının dibinde bağrışmaları ve dalabildiklerini anneleri dahil olmak üzere tüm havuz başı ahalisine duyurmaları çekilir çile değil. Diğer yanda gereksiz havuz kuralları da cabası. Habire buz gibi duş altından duşa girmek zorunluluğu ise tahammülüm yok. Kesinlikle deniz insanıyım.

Diğer yanda millet de benim gibi deniz hasretine daha fazla dayanamamış olacak ki sosyetenin göbeği Tarabya, Bebek sahilinde don-atlet denize giriyor. Hayır sosyete de Çeşme, Bodrum'da olmasa yaz boyu Bebek'teki ultra lüks yalılarının önünde bütün gün don-atlet kombinli dayıların çivileme atlayışlarını ve Bebek sahilinin mangal dumanına boğuluşunu falan izleyecek. Allah'tan zenginler.

Hoş o kadar param olsa tatile Bali, Hawaii, Miami'ye falan giderdim. Bodrum'da bir lahmacuna 60 tl verip yediğim kazığın mutluluğuyla neden tatmin olayım. Ki eğer illa Bodrum olacaksa geçen sene balayı bahanesi ile kaçtığımız Gümüşlük best onedır benim için. Koskoca Nejat İşler tası tarağı toplayıp yerleşti boru mu. Hatta o da kesmedi Gümüşlükspor'u şampiyon falan yaptı.

İzin tatillerinin nihayet rafa kalkmasıyla tatil planları da yapmaya başlamadım değil hani. Planlarda belki biraz Foça, sonra Mordoğan ardından biraz da Çeşme ve Kuşadası var. Emekli kafasında sakin bir tatil planlarken, evlilikte 1 seneyi doldurmak üzere bir insan olarak tatil anlayışında içi geçmişleri oynuyorum. Kalabalıktan kaçma adı altında gene ülkenin en kalabalık tatil beldelerine giden insan türünü çözemezken, henüz benim gibi gidemeyenlere iyi tatiller diliyorum. Halen benim gibi deniz, güneş, kum özlemiyle kavrulanlara fikir olarak ise geçen sene gittiğimiz Gümüşlük ve Kıbrıs tatil yazılarımı mutlaka göz atmalarını öneririm. Sevgiler.





23 Temmuz 2016 Cumartesi

İnternette Hem Keyifli Hem de Verimli Zaman Geçirmek İçin Elele.com.tr


Kendimi bildim bileli aylık Elele Dergisi’ni takip etmekten büyük keyif alırım. Aslında piyasada çok sayıda aylık kadın dergisi mevcut ama tüm denemelerim sonucunda, benim için bu diğer dergilerden hiçbiri Elele’nin tahtına aday olamadı. Çünkü ben, Elele Dergisi’nde aradığım her konuyu bulabiliyorum. İster sağlıklı yaşam olsun ister moda, ister kadın erkek ilişkileri ister astroloji; Elele’de bu konuların her biri keyifli ve akıcı bir üslupla işleniyor ve derginin tamamında iç acıcı görseller bulunuyor. En sevdiğim yazarların Elele’de yazıyor olması da cabası.

Dergiyi düzenli olarak satın alıyor olmam, internet sitesini de her gün ziyaret etmediğim anlamına gelmiyor. Çünkü Elele.com.tr her gün güncelleniyor ve keyifli içerikleri ile günümü güzelleştiriyor. İş arkadaşlarım sabahları ofise gelince ilk iş sosyal medya hesaplarına bakıyor, benim ise ilk açtığım sayfa Elele.com.tr oluyor. Bu da yeni güne çok daha pozitif bir biçimde başlamamı sağlıyor. Elele internet sitesinde ilk iş burcumun günlük yorumlarını okuyabiliyor, ünlüler bölümünde son dedikoduları öğrenebiliyor ya da o akşam ne pişirsem derdime çare olarak yemek bölümündeki tariflere göz atabiliyorum.

Elele.com.tr’nin en sevdiğim taraflarından biri de hem her gün güncellenmesi hem de dönemsel olarak işe yarayacak içerikleri bizlere sunması. Örneğin yaz döneminde güneşten korunma yöntemleri anlatılırken, kışın saçlarımızın kurumaması için ne yapmamız gerektiğini, hiçbir ekstra araştırma yapmak zorunda kalmadan öğrenebiliyoruz. Bunların haricinde Oscar Töreni ya da Altın Küre Ödülleri gibi önemli etkinliklerin haberlerini ve kırmızı halıda giyilen elbiseleri de yurtdışı ile eşzamanlı olarak takip edebiliyoruz.

Elele.com.tr internet sitesinde yer alan içerikler yalnızca eğlence amaçlı değil. Kadınların günlük hayatlarını kolaylaştıracak ya da yaşadıkları bazı sorunlara çare olacak pek çok konu da burada mevcut. Özellikle sağlık ve bebek kategorilerinde oldukça faydalı içerikler yer alıyor. Bununla birlikte güzellik ipuçları, en yeni kozmetik ürünleri, kadın erkek ilişkileri için tüyolar, yazın gidilecek plajlar veya kışın gidilecek en popüler kafe ve restoranlar da Elele editörleri tarafından düzenli ve güncel olarak bizlere sunuluyor.



21 Temmuz 2016 Perşembe

O Hal'de Kaldığım Yerden Devam


Bir önceki yazımda hiç aklıma gelmeyen günleri yaşadık ülke olarak. Öyle ki yedi senedir sesimi duyurabildiğim bloğumun bile sesi kısılabilirdi ya da komple kapatılabilirdi az kalsın olabilecek darbeyle. Neyse ki büyük bir felaketin eşiğinden döndük ve üstesinden geldik ülkecek, kaybettiğimiz şehitlerle bedeli ağır da olsa. Bu işin parti veya bir siyasetçiyi destekleme ya da yerme ile ilgili değil, milli birlik ve beraberlik meselesi olduğuna inanlardanım. O yüzden aklıselim her insan gibi darbeyi kınıyor, ölen şehitlere Allah'tan rahmet diliyorum.

Dün itibariyle de OHAL'deyiz artık. Bu dönemde OHAL ile ilgili bolca asparagas haber dolaşacak ortada. Durumu lehine çevirmek isteyen fırsatçılar mutlaka olacak. Mesela bu sabah kulağıma gelen kendini polis olarak tanıtıp evlere arama bahanesiyle girerek, hırsızlık yapan sahtekar kişiler. İlk günden bu durumdan faydalananlar çıkıyorsa, önümüzdeki günlerde hangi olaylarla karşılaşacağız ya da duyacağız kim bilir. Bu süreçte bence en önce yapmamız gereken şey anayasa hukukunda geçen OHAL durumlarında geçerli mevzuatı iyice okuyarak hatta mobil telefonlarımıza indirerek içeriğini bilmemiz, uyanık olmamız gerekiyor. Anayasada çekirdek hak olarak geçen dokunulamaz nitelikteki haklarımızı bilerek, bu durumdan kendince yararlanmaya çalışan kişilere de fırsat vermememiz gerekli.

Beni takip edenler bilirler, bugüne dek yazılarımda hiç siyasi içeriğe yer vermedim. Zira herkes hakim olduğu veya icra ettiği konu ile ilgili bir şeyler karalamalı düşüncesindeyim. Diğer yanda beni takip edenler günün stresi ve üzüntülerinden uzaklaşma ve deşarj olmak için yazılarımı okuyorlar, bunu da farkındayım. O yüzden hafif ve hayatın karmaşasından uzak konulara yer veriyorum. Öte yanda ben de kendimi iyi hissetmek ve okuyanlarımı mutlu etmek adına buradayım.

Neyse şimdi gelelim yazının eğlenceli kısmına. Ve kısa sürede neler biriktiğine.

Geçen yazımda unuttuğum harika bir mekanla başlayacağım. İlki Balat Hobbit House. Eşimle Balat'ta keşif turuna çıktığımız bir hafta sonu Forsquare önerileri sayesinde bulduğumuz bir mekandı. Üç katlı cumbalı bir cafe diğer yanda yardımhane. Cafe dediğime bakmayın kafe sahipleri size öyle bir muamele ediyor ki kendinizi anne ya da teyze evinde hissediyorsunuz. Hatta günün sonunda çayı ocaktan alıp bizzat kendi bardağınıza servis yaparak ve masanızda ücretsiz çekirdek ile de akraba ya da anne evinde olma duygunuz daha da pekişiyor. Ayrıca kahvaltılarının da çok iyi olduğunu duyduk. Hobbit House'u farklı kılan tek şey servis anlayışı değil. Hobbit House aslında bir 'At-Kurtul' evi. Ne demek at kurtul? Evinizden atmak istediğiniz ya da vermek istediğiniz kısaca size fazlalık gelen her şeyi bu eve vererek ihtiyaç sahipleriyle buluşturuyorsunuz. Diğer yanda kafedeki tüm masa, sandalye ve dekorasyon bir At-Kurtul fikri eseri. Adeta bir müze gibi. Adına masumiyet müzesi mi dersiniz, bit pazarının eski bir konakta vücut bulmuş halimi artık orası size kalmış. Hobbit House'a ait fotolara ise buradan ulaşabilirsiniz. Evden kurtulmaya çalıştıklarınıza veda etmek, hoş sohbetle kendini iyi hissetmek ve tüm bunları yaparken de başkalarına yardımda bulunarak vicdanen rahat ve mutlu olmak için size Hobbit House'u öneriyorum. (Ayrıca su da tamamen ücretsiz!)

Başkalarını mutlu etmek demişken bahsetmek istediğim başka bir proje daha var. Adı 'Belki de Sensin'. Eşimin arkadaşının hayata geçirdiği proje kanser hastalarına kök hücresi bağışlamasına yönelik. Diğer yanda projeyi hayata geçiren Aykut arkadaşımızın eşi de lenf kanseri hastası ve şuan kendisine uygun ilik aranıyor. Projeyi hayata geçirdikten çok sonra başlarına gelen bu talihsiz olay adeta onlar için birer sınav olmuş durumda. Şuan için uygun ilik halen bulunamadı ve Aykut'un eşi gibi aslında daha yüzlercesi sırada ve uygun iliği bekliyor. Diğer yanda ülkemizde ne yazık ki ilik nakli oldukça düşük. İnsanlarda birçok sebepten dolayı ilik nakline karşı büyük ön yargılar var. Bu ön yargılar ilik nakli bekleyenlerin kendilerini daha çaresiz hissetmelerine sebep oluyor ne yazık ki. Biraz da benciliz sanırım bu konuda. Başımıza ya da bir yakınımızın başına gelmeden empati kurup, harekete geçebilme olanağımız oldukça düşük. O nedenle ben de blogta bunu duyurarak ön yargıları kırma ya da harekete geçirme gibi bir misyon edindim. Projenin ismi gibi bugün sağlıklıyız lakin yarın iliğe ihtiyaç duyacak Belki de Sensin! Ya da şuan son çaresi ilik nakli  olan kişiye yapacağın ilik bağışıyla onu hayata döndürecek kişi Belki de Sensin!  Denemeden, bilemezsin. Proje bugüne dek birçok sanatçı ve haber, tv programları tarafından desteklenmiş. Umarım duyarlılık seviyemiz biraz daha yükselir ve kan bağışına verdiğimiz öneminin en azından yarısını kök hücresi nakline verebiliriz.


Son bahsetmek istediğim mekan ise geçtiğimiz günlerde Influanza ekibinin düzenlediği Influanza Meet Up etkinliğinin gerçekleştiği Beşiktaş'taki mekan olan Ayıbedenler Coffe & Radio idi. (Radyo denmesinin sebebi ise her Pazartesi 21:00-23:00 arası siteleri üzerinden radyo yayını yapmaları, bence bir şans verin!) Mekan işletmecilerinden Emrah bize kahvenin tarihinden ve Alman icadı Chemex'le iyi bir kahve nasıl hazırlanır uygulamalı olarak gösterdi. Müzisyenlik mesleğinin verdiği hareketlilik ve sempatik kişiliği ile bize çok eğlenceli geçen bir sunum yaptı. Ben de hiç durur muyum, Instagram'da hemen kayda aldım. Videolara buradan ve şuradan ulaşabilirsiniz. Videodan sıkılırım diyenlere ise bir kaç ipucu; 1- Kahveden oran 1/15 oranında olmalı. (1 gram kahveye, 15 gram su), kahveyi kaynar su ile yapmayın (92-97 derece arası makbul). Diğer yanda siz de 3. nesil kahve dükkanları olarak atfedilen butik kahvecileri tercih ediyorsanız, içtiğiniz kahve çekirdeğinin belgesini mutlaka görün. (Nerden geldiği, türü vs.) Starbucks, Cafe Nero gibi büyük kahve zincirlerinin de sadece bir günde yaptığı dev üretimi düşünerek kahve çekirdeklerinden çok da üstün bir performans beklemeyin.

Diğer bir paylaşmak istediğim şey ise Nike'ın hem IOS hem de Android için geliştirilen mobil uygulama Nike+ Training. Özel videolu anlatımları ve kalori hesaplaması ile henüz bir haftadır kullanmama rağmen oldukça memnun kaldığım bir uygulama. Alt tarafı video YouTube'dan da izler, uygularım diye küçümsesem de uygulamayı indirip, spora başlayınca aslında beklentimin çok üstünde olduğunu gördüm. Tamamen bana bağlı şekillenen ve yer verdiğim tercihlerle tamamen bana özel (tercihlerim; haftada 3 gün, ham vücut, kadın) bir program çıkaran uygulama ön yargılarım rafa kaldırdı. Diğer yanda egzersizlerdeki hareket çeşitliliğiyle de sıkmıyor. Sürekli aynı hareketlerle insanı darlamıyor.

Diğer uygulama daha doğrusu oyun ise dünyayı çalkalayan Pokemon Go. Ben de çeşitli yollardan, 'neymiş ya bu kadar' düşüncesiyle indirsem de bu sıcak yaz gününde sokaklarda gezip, Pokemon avlama konusunda kendimi nedense yaşlı gördüm. Pokemon tasolarıyla büyüyen nesildik ancak Pokemon avına fazla yetişkin kaldık sanırım.

Ve favori dizim geçen ay sahalara döndü. Hangisi mi? Tabii ki 'Orange is the New Black' 4. sezonu ile devam eden dizi diğer sezonlar gibi oldukça hareketi. Şuan için daha yarılamamış olsam da Netflix'te bir an tüm bölümle yayınlanınca bitiririm düşüncesi ile yavaş yavaş izliyorum. Konusunu bilmeyenlere kadın kapalı ceza evinde yaşayanların hayatlarına yer veriliyor. Tabii ki türk işi 'Parmaklıklar Ardında' arabesk bir işleyişi yok. Amerikan dizilerinin uçarı ve orijinal senaryolarından biri diyebilirim. Birbirinden farklı milletten ve suçlardan dolayı bir araya gelmiş kadınların normal üstü hikayeleri. Diğer yanda bolca östrojen hormonu barındırdığından tam bir kadın dizisi demek yanlış olmaz.

Ve yazımı bir romanla kapatayım. Dün bitirdiğim, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ı. Bana göre klasik bir ıssız adam hikayesi. Evlilik, bağlılık ve sorumluluktan korkan ama aşka da aşık bir adamın dört mevsime sığdırdığı hikayesi. Diğer yanda duygularını günlüğüne veya arkadaşlarına mektuplarla açmış bu adama aşık kadınların hikayesi.

Yazıma şimdilik son verirken sonraki yazıma daha iyi bir ruh haliyle yazmayı umut ediyorum. Elbette sizlerin de aynı hisler ile okumanızı. O güne dek kendinize iyi bakın.





11 Temmuz 2016 Pazartesi

Biriktirdiklerim-3


Blogta verdiğim uzun bir kafa tatilinden sonra tekrardan buradayım. Geçen süre zarfında neler oldu neler.

Öncelikle harika bir konseri geride bıraktım. Cazın kraliçesi Hindi Zahra'yı. Şarkılarını dinleyen biri olarak Zorlu'da 'Jazz in Ramadan' konsepti ile ramazan süresince sahne alan cazcılardan olan Zahra, beklediğimin çok üstünde sesi ve sahne performansıyla kendisine hayran bıraktı. Henüz kendisini keşfetmediyseniz, mutlaka dinlemenizi öneririm. Bazı parçalarını dinlerken Amy Winehouse'u dinlemiş gibi oldum. Duygulandım ne yalan söyleyeyim.

Ardından beni epey saran bir kaç kitap okudum. Bunlardan ilki sonunda okumaya fırsat bulabildiğim Milenyum serisinin dördüncüsü David Lagercrantz'dan 'Örümcek Ağındaki Kız' idi. Kitap diğer serilerin devamı niteliğinde. Ancak bu kez farklı bir yazarın kaleminden. Bu kitapta da bolca Lisbeth Salander'ın yaşadıkları, peşini bırakmayan geçmişi ve tüm olayları altüst eden hackerlik kahramanlıklarını ve serinin vazgeçilmez gazetecisi Mikeal Blomkvist'in maceralarını okuyorsunuz. Bu kitap içeriğinin yanı sıra yazılma hikayesi bakımından da oldukça ilginç. Zira Milenyum üçlemesi olarak çıkan ve ilk üç kitabın (Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız, Arı Kovanına Çomak Sokan Kız) yazarı olan Stieg Larsson, dördüncü kitabını yazmaya başladığı 2011 senesinde kalp krizi geçirmesi ile hayatını kaybediyor ve roman yarım kalıyor. Daha sonra Davis Lagercrantz dördüncü kitabın yazarlığını üstleniyor. Başta olay örgüsüne ön yargılı yaklaşsam da Lagercrantz görevini hakkıyla yerine getirmiş. Diğer serilerinde olduğu gibi üç günde kitabı bitirerek, büyük bir hayranlıkla kitabı kapattım. Umarım serinin devamı gelir.


Diğer okuduğum kitap ise kişisel gelişim tadında ama daha çok kişisel iletişim denebilecek olan Psikolog Kevin Hogan'ın 'Etkili İletişimin Önündeki 8 Engel'. Kitabı oldukça uygun fiyata ve market rafından alınca, çok medet ummadan ama gene de şans tanıyarak kitaba başladım. Kitaptaki örneklemeler ve iletişim tavsiyeleri oldukça faydalı buldum. Gerçek hayatımda uygulamaya karar verdim. Diğer yandan diplomalı iletişimci olarak günlük hayatta kişisel iletişimde ne denli başarılı olduğumun sorusunu da ayrıca irdelemiş bulundum

Kısaca bu iletişim ipuçlarını sıralamam gerekirse; ilk izlenim ilk beş saniyede gerçekleştiğinden duruş, cümle giriş kısmında dikkatli olmak, sürekli karşınızdakinin lafını bölerek içine kendinize dair bir şeyler sıkıştırmamak (karşınızdakinin konuşurken hevesinin kırılmaması ve bencil algılanmamak açısından oldukça önemli), iki kulağınızı kullanmak yani konuşulanın iki katı kadar dinlemek, cümleye fakat, ama, aslında gibi direk itiraz cümleleriyle başlamamak (karşınızdakinin kavgacı bir kişilik algısı yaratıyormuş), bir konuyu ya da kişiyi eleştirirken olumlu yönleriyle sunarak sadece olumsuz eleştirilerle kafa yarmamak, iş görüşmeleri benzeri olumlu etki yaratmanı gereken ortamlarda kişilerin sağ tarafında kalacak şekilde oturarak ya da sunum yaparken daha çok sağda durarak daha olumlu bir etki yaratmak (oldukça ilginç ama bilimsel olarak doğruluğu kanıtlanmış!) ve son olarak göz teması ve gülümsemek çok önemli. Bir çoğunu bilmeme rağmen kitabı okudukça dinleme konusunda sıkıntılı olduğumu fark ettim. Sabırsızlık her konuda olduğu gibi burada da ruhuma işlemiş.

Herkesin çatır çatır kınalar yakıp, evlendiği bu dönemde bekar kalabilenlere ise harika bir film önerim olacak. (Evlenip, eleğimi asınca atıp tutması da pek de bir güzel oluyor ama.) Bekarlığın eğlenceli yönlerini işleyen Amerikan yapımı bir komedi filmi 'How to be Single'.  Bizimkiler Bekar Yaşam Kılavuzu olarak çevirmişler Türkçe'ye. Erkek arkadaşından kötü bir biçimde ayrılmış Alice'in bu sendromu atlatmak için yakın arkadaşları Robin, Lucy ve Meg tarafından avutulması ile filmin hikayesi başlıyor. Ardından gelsin bekarlık sultanlıktırdan başlayıp, sabahlar olmasınla devam eden maceralar. Hani bir çerezlik film kategorisi var ya. İşte aynen öyle.

Ve sona en eğlenceli kısmı bıraktım. Bayramdan önce geçtiğim iki haftayı geçirdiğim IAB Türkiye'nin düzenlediği Algida +UniChallenge Dijital Kampı'nda geçirdim. Türkiye'den İletişim ve diğer fakültelerden mezun ya da halen eğitimi devam eden dijitale meraklı 50 kişi ile bir araya gelerek bilgilendirici ve unutulmaz tam on gün geçirdik. Etkinliğin Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü'nde gerçekleşmesi ile de Bebek'in eşsiz manzarası ve kampüsün bizi çarçabuk içine çeken doğası, hayatımızda tecrübe edindiğimiz unutulmaz mekanlar arasında yerini aldı bile.

Eğitim boyunca gerek dijital sektördeki başarılı kişilerden gerekse dijitalde rüşdünü ispatlamış akademisyenlerden dersler aldık. Tribal Worldwide Ömür Kula'dan reklam sektöründe reklamverenlerin diline pelesenk olan 'viral reklam yapalım' kavramının inceliklerini öğrenirken, Leo Burnett İsmail Seval'dan başarılı bir dijital kampanya nasıl yaratılırı dinledik. Netcom Medya'dan Zeynep Taptık sayesinde mobilde bolca maruz kaldığımız oyun içi reklamların mantığını kavrarken, Google'dan Serhat Atayeter'den Google Adwords'ün işlerliği konusunda bilgiler aldık. Eğitim boyunca kendine has sunumu ve ezberbozan bakış açısıyla kendime idol seçebileceğim kişiler arasına giren Havas Worldwide'dan Erol Batıislam oldu. Twitter adresinden kendisini takip etmenizi şiddetle öneririm.

Diğer yanda 4129 Grey Başkanı Alemşah Öztürk'ü dinleme şansını nihayet bu etkinlikte elde ettim.  Dijital ajanslardaki sancılı üretim sürecini eğlenceli bir sunum eşliğinde kendisinden dinledik.

Bi Taksi & Getir uygulamalarının kurucusu Nazım Salur ile girişimciliğinin yaşının olmadığının canlı örneğini bizzat yaşadık. (50 yaşından sonra uygulamalarına hayat vermiş.) Ayrıca kampın sponsoru olan Unilever- Evre Peştereli ve Özge Sönmezsöz'den Algida'nın hem geleneksel hem de dijital medyada gerçekleştirdiği başarılı kampanyalarını izleme imkanı bulduk. Tüm bu konuşmacıların yanında Pegasus ve Yemek Sepeti'nin dijitaldeki hikayeleri, teknoloji gurmelerinden YouTuber Timmur Akkurt ve diğer yazamadığım tüm konuşmacılar sayesinde dijitale bakış açımız oldukça genişledi. Tam programın listesine şuradan ulaşabilirsiniz.

Uzun saatler boyunca dinlenen eğitimlerin ardından geriye kendi dijital kampanyamızı hayata geçirmek kalmıştı. Her birimize farklı dijital ajanslardan mentorlar atanarak verilen brief doğrultusunda kendimize has dijital hikayemiz hazırlanmamız istendi. Bizim mentorumuz ise Kollektif Ajans Kurucusu ve Başkanı Hüseyin Camcı oldu. Konu oldukça çetrefilliydi. Kışın dondurma yedirecektik! Beşer kişiden oluşan toplam on gruba ayrılarak bir hafta boyunca çalıştık. Projeden bağımsız ayrıca elimize 20 tl verilerek '20 tl ile nasıl zengin olunur'a kafa patlattık. Kimi kampüste karpuz sattı, kimi kitap ayracı tasarladı, kimi polaroid ile fotoğraf çekti. Biz de para ile hastanedeki doğum ünitelerinden para karşılığında göbek bağı alıp Boğaziçi'ne gömme işine girme fikriyle geldik. Gerçi uygulayamadık orası ayrı.

Sunum günü geldiğinde tüm gruplar oldukça heyecanlıydı. Çünkü deneyimli mentorlar, IAB Türkiye ve Algida'dan oluşan jüri üyeleri oldukça fazla ter döktürdüler. Ben ve grup arkadaşlarım ise #buyukdondurmahareketi adını verdiğimiz projemizle, Mynet sponsorluğunda Nan Şişhane'de gerçekleşen proje After Party'ide on ekip arasından birinci olduğumuzu öğrendik. Oldukça kısa sürede ortaya başarılı seçilen bir proje çıkararak, üzerine bir de ödüllendirilmek 7 numaralı (adını taşıyan diziden ilham aldığımız doğrudur) grup olarak oldukça gururumuzu okşadı. Ayrıca on gün boyunca farklı şehirlerden gelen kişilerle kaynaşarak, hayatımızın geri kalanında mutlaka görüşeceğimiz harika dostluklar da kazandık.

Kamp boyunca bize arkadaş gibi yaklaşan ve kahrımızı bolca çeken IAB'den İlhan'a (Demir), IAB ailesine, tüm konuşmacılara ve kampa ev sahipliği yapan Boğaziçi İİBF'ye ne kadar teşekkür etsek az. Ve bizi eğitim boyunca bedava dondurmalar ile besleyen Algida, birincilik ödülü olarak bize gidiş geliş uçak bileti ile ödüllendiren Pegasus ve diğer tüm sponsorlar ise kocaman bir teşekkürü hak ediyor. Etkinliğe dair diğer tüm fotoğraflara ise Instagram ve Twitter hesaplarımdan ulaşabilirsiniz.

Şayet siz de dijitale meraklıysanız seneye tekrar düzenlenecek UniChallenge etkinliğini şimdiden takviminize ekleyin. Olmaz demeyin şansınızı deneyin kısaca. Neyse yazıyı fazla uzattım. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere. Hoşçakalın.