11 Temmuz 2016 Pazartesi
Biriktirdiklerim-3
Blogta verdiğim uzun bir kafa tatilinden sonra tekrardan buradayım. Geçen süre zarfında neler oldu neler.
Öncelikle harika bir konseri geride bıraktım. Cazın kraliçesi Hindi Zahra'yı. Şarkılarını dinleyen biri olarak Zorlu'da 'Jazz in Ramadan' konsepti ile ramazan süresince sahne alan cazcılardan olan Zahra, beklediğimin çok üstünde sesi ve sahne performansıyla kendisine hayran bıraktı. Henüz kendisini keşfetmediyseniz, mutlaka dinlemenizi öneririm. Bazı parçalarını dinlerken Amy Winehouse'u dinlemiş gibi oldum. Duygulandım ne yalan söyleyeyim.
Ardından beni epey saran bir kaç kitap okudum. Bunlardan ilki sonunda okumaya fırsat bulabildiğim Milenyum serisinin dördüncüsü David Lagercrantz'dan 'Örümcek Ağındaki Kız' idi. Kitap diğer serilerin devamı niteliğinde. Ancak bu kez farklı bir yazarın kaleminden. Bu kitapta da bolca Lisbeth Salander'ın yaşadıkları, peşini bırakmayan geçmişi ve tüm olayları altüst eden hackerlik kahramanlıklarını ve serinin vazgeçilmez gazetecisi Mikeal Blomkvist'in maceralarını okuyorsunuz. Bu kitap içeriğinin yanı sıra yazılma hikayesi bakımından da oldukça ilginç. Zira Milenyum üçlemesi olarak çıkan ve ilk üç kitabın (Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız, Arı Kovanına Çomak Sokan Kız) yazarı olan Stieg Larsson, dördüncü kitabını yazmaya başladığı 2011 senesinde kalp krizi geçirmesi ile hayatını kaybediyor ve roman yarım kalıyor. Daha sonra Davis Lagercrantz dördüncü kitabın yazarlığını üstleniyor. Başta olay örgüsüne ön yargılı yaklaşsam da Lagercrantz görevini hakkıyla yerine getirmiş. Diğer serilerinde olduğu gibi üç günde kitabı bitirerek, büyük bir hayranlıkla kitabı kapattım. Umarım serinin devamı gelir.
Diğer okuduğum kitap ise kişisel gelişim tadında ama daha çok kişisel iletişim denebilecek olan Psikolog Kevin Hogan'ın 'Etkili İletişimin Önündeki 8 Engel'. Kitabı oldukça uygun fiyata ve market rafından alınca, çok medet ummadan ama gene de şans tanıyarak kitaba başladım. Kitaptaki örneklemeler ve iletişim tavsiyeleri oldukça faydalı buldum. Gerçek hayatımda uygulamaya karar verdim. Diğer yandan diplomalı iletişimci olarak günlük hayatta kişisel iletişimde ne denli başarılı olduğumun sorusunu da ayrıca irdelemiş bulundum
Kısaca bu iletişim ipuçlarını sıralamam gerekirse; ilk izlenim ilk beş saniyede gerçekleştiğinden duruş, cümle giriş kısmında dikkatli olmak, sürekli karşınızdakinin lafını bölerek içine kendinize dair bir şeyler sıkıştırmamak (karşınızdakinin konuşurken hevesinin kırılmaması ve bencil algılanmamak açısından oldukça önemli), iki kulağınızı kullanmak yani konuşulanın iki katı kadar dinlemek, cümleye fakat, ama, aslında gibi direk itiraz cümleleriyle başlamamak (karşınızdakinin kavgacı bir kişilik algısı yaratıyormuş), bir konuyu ya da kişiyi eleştirirken olumlu yönleriyle sunarak sadece olumsuz eleştirilerle kafa yarmamak, iş görüşmeleri benzeri olumlu etki yaratmanı gereken ortamlarda kişilerin sağ tarafında kalacak şekilde oturarak ya da sunum yaparken daha çok sağda durarak daha olumlu bir etki yaratmak (oldukça ilginç ama bilimsel olarak doğruluğu kanıtlanmış!) ve son olarak göz teması ve gülümsemek çok önemli. Bir çoğunu bilmeme rağmen kitabı okudukça dinleme konusunda sıkıntılı olduğumu fark ettim. Sabırsızlık her konuda olduğu gibi burada da ruhuma işlemiş.
Herkesin çatır çatır kınalar yakıp, evlendiği bu dönemde bekar kalabilenlere ise harika bir film önerim olacak. (Evlenip, eleğimi asınca atıp tutması da pek de bir güzel oluyor ama.) Bekarlığın eğlenceli yönlerini işleyen Amerikan yapımı bir komedi filmi 'How to be Single'. Bizimkiler Bekar Yaşam Kılavuzu olarak çevirmişler Türkçe'ye. Erkek arkadaşından kötü bir biçimde ayrılmış Alice'in bu sendromu atlatmak için yakın arkadaşları Robin, Lucy ve Meg tarafından avutulması ile filmin hikayesi başlıyor. Ardından gelsin bekarlık sultanlıktırdan başlayıp, sabahlar olmasınla devam eden maceralar. Hani bir çerezlik film kategorisi var ya. İşte aynen öyle.
Ve sona en eğlenceli kısmı bıraktım. Bayramdan önce geçtiğim iki haftayı geçirdiğim IAB Türkiye'nin düzenlediği Algida +UniChallenge Dijital Kampı'nda geçirdim. Türkiye'den İletişim ve diğer fakültelerden mezun ya da halen eğitimi devam eden dijitale meraklı 50 kişi ile bir araya gelerek bilgilendirici ve unutulmaz tam on gün geçirdik. Etkinliğin Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü'nde gerçekleşmesi ile de Bebek'in eşsiz manzarası ve kampüsün bizi çarçabuk içine çeken doğası, hayatımızda tecrübe edindiğimiz unutulmaz mekanlar arasında yerini aldı bile.
Eğitim boyunca gerek dijital sektördeki başarılı kişilerden gerekse dijitalde rüşdünü ispatlamış akademisyenlerden dersler aldık. Tribal Worldwide Ömür Kula'dan reklam sektöründe reklamverenlerin diline pelesenk olan 'viral reklam yapalım' kavramının inceliklerini öğrenirken, Leo Burnett İsmail Seval'dan başarılı bir dijital kampanya nasıl yaratılırı dinledik. Netcom Medya'dan Zeynep Taptık sayesinde mobilde bolca maruz kaldığımız oyun içi reklamların mantığını kavrarken, Google'dan Serhat Atayeter'den Google Adwords'ün işlerliği konusunda bilgiler aldık. Eğitim boyunca kendine has sunumu ve ezberbozan bakış açısıyla kendime idol seçebileceğim kişiler arasına giren Havas Worldwide'dan Erol Batıislam oldu. Twitter adresinden kendisini takip etmenizi şiddetle öneririm.
Diğer yanda 4129 Grey Başkanı Alemşah Öztürk'ü dinleme şansını nihayet bu etkinlikte elde ettim. Dijital ajanslardaki sancılı üretim sürecini eğlenceli bir sunum eşliğinde kendisinden dinledik.
Bi Taksi & Getir uygulamalarının kurucusu Nazım Salur ile girişimciliğinin yaşının olmadığının canlı örneğini bizzat yaşadık. (50 yaşından sonra uygulamalarına hayat vermiş.) Ayrıca kampın sponsoru olan Unilever- Evre Peştereli ve Özge Sönmezsöz'den Algida'nın hem geleneksel hem de dijital medyada gerçekleştirdiği başarılı kampanyalarını izleme imkanı bulduk. Tüm bu konuşmacıların yanında Pegasus ve Yemek Sepeti'nin dijitaldeki hikayeleri, teknoloji gurmelerinden YouTuber Timmur Akkurt ve diğer yazamadığım tüm konuşmacılar sayesinde dijitale bakış açımız oldukça genişledi. Tam programın listesine şuradan ulaşabilirsiniz.
Uzun saatler boyunca dinlenen eğitimlerin ardından geriye kendi dijital kampanyamızı hayata geçirmek kalmıştı. Her birimize farklı dijital ajanslardan mentorlar atanarak verilen brief doğrultusunda kendimize has dijital hikayemiz hazırlanmamız istendi. Bizim mentorumuz ise Kollektif Ajans Kurucusu ve Başkanı Hüseyin Camcı oldu. Konu oldukça çetrefilliydi. Kışın dondurma yedirecektik! Beşer kişiden oluşan toplam on gruba ayrılarak bir hafta boyunca çalıştık. Projeden bağımsız ayrıca elimize 20 tl verilerek '20 tl ile nasıl zengin olunur'a kafa patlattık. Kimi kampüste karpuz sattı, kimi kitap ayracı tasarladı, kimi polaroid ile fotoğraf çekti. Biz de para ile hastanedeki doğum ünitelerinden para karşılığında göbek bağı alıp Boğaziçi'ne gömme işine girme fikriyle geldik. Gerçi uygulayamadık orası ayrı.
Sunum günü geldiğinde tüm gruplar oldukça heyecanlıydı. Çünkü deneyimli mentorlar, IAB Türkiye ve Algida'dan oluşan jüri üyeleri oldukça fazla ter döktürdüler. Ben ve grup arkadaşlarım ise #buyukdondurmahareketi adını verdiğimiz projemizle, Mynet sponsorluğunda Nan Şişhane'de gerçekleşen proje After Party'ide on ekip arasından birinci olduğumuzu öğrendik. Oldukça kısa sürede ortaya başarılı seçilen bir proje çıkararak, üzerine bir de ödüllendirilmek 7 numaralı (adını taşıyan diziden ilham aldığımız doğrudur) grup olarak oldukça gururumuzu okşadı. Ayrıca on gün boyunca farklı şehirlerden gelen kişilerle kaynaşarak, hayatımızın geri kalanında mutlaka görüşeceğimiz harika dostluklar da kazandık.
Kamp boyunca bize arkadaş gibi yaklaşan ve kahrımızı bolca çeken IAB'den İlhan'a (Demir), IAB ailesine, tüm konuşmacılara ve kampa ev sahipliği yapan Boğaziçi İİBF'ye ne kadar teşekkür etsek az. Ve bizi eğitim boyunca bedava dondurmalar ile besleyen Algida, birincilik ödülü olarak bize gidiş geliş uçak bileti ile ödüllendiren Pegasus ve diğer tüm sponsorlar ise kocaman bir teşekkürü hak ediyor. Etkinliğe dair diğer tüm fotoğraflara ise Instagram ve Twitter hesaplarımdan ulaşabilirsiniz.
Şayet siz de dijitale meraklıysanız seneye tekrar düzenlenecek UniChallenge etkinliğini şimdiden takviminize ekleyin. Olmaz demeyin şansınızı deneyin kısaca. Neyse yazıyı fazla uzattım. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere. Hoşçakalın.
made in Ayşa (Ayşe Nur) saat 16:03 2 kişi ahkam kesmiş
neymiş: Algida, AlgidaUniChallenge, DavisLagercrantz, hindizahra, IAB, KevinHogan, Örümcekagindakikiz, Unichallenge, Unilever
15 Haziran 2016 Çarşamba
Home Sweet Home Kafası
Evin derdi hiç bitmiyor derlerdi de geyik sanırdım. Malum uzunca süreler yani evlenene kadar hiç kendime ait sorumluluklarımın olduğu bir evim olmamıştı. Tüm eksik gedik ailem tarafından ustaca görülmüş(tü). Müş diyorum çünkü ben bunu evlenip iş başa düşünce kavradım. Kendime ait bir yaşam alanına sahip olmanın tadı apayrıymış. Şehir dışında 3 günden fazla süre kalınca evimi, halımı, koltuğumu hatta ev terliklerini bile özlüyormuş insan onu anladım. Evlilik arifesinde evi döşerken ailelerimiz hiç müdahale etmedi, hiç bir şeye de karışmadı. Bizi özgür bıraktılar özetle. Bizde bildiğimizi okuduk. Dantel ört yeni gelinsin, şu renk koltuk al kir götürsün, şu renk halı al çocuk olunca da kullanırsın gibi baskılar olmaksızın kafamız rahat takıldık. Hatta yeni evlendiğimizde bir gazla koltuklara nene gibi koltuk örtüsü örtmüşlüğüm vardı. Ama sonradan daha bu yaşta örtülü koltuklarla mumya gibi oturmanın gereksizliğini fark ettim. Bizle bir yaşamayacak ne de olsa. Sonuç olarak ortaya ikimizi yansıtan bir yuva çıktı. Ev falan değildi resmen bizi yansıtan bir yuvaydı yani.
Bir de bu mevzunun başlangıcı var tabii. Evlilik başa gelince ve çeyiz denen merete girişilince ev gerekliliklerinin ne menem bir şey olduğunu görüyor insan. İhtiyaçlar bitmeyen şelale. Tabağı, çanağı, tepsisi, çarşafı, yastığı, yorganı.. Küçük çeyiz alışverişleri kisvesi altında başlayan alışverişler zaman içerisinden adeta çığırından çıkmıştı. Kutulamalara doyamadığımız çeyizleri güç bela paketleyip, kamyona yüklerken canım çıkmıştı. Yerleştirmesi de cabası. Eşyalar ne zaman yerleşti, yerlerine cuk oturdu işte ancak o zaman rahatladık.
Aradan koskoca bir sene geçse de evin ihtiyaçları halen sona ermiş değil. Sürekli bir eksik bir gedik. Neyse ki online alışveriş denen şeyi çıkardılar da rahatladık. Oturduğun yerden arkanda yastık, önünde kahven istediğin eksiğe bak dur halen. Bu aralar ev dekorasyonu için ise bolca uğradığım bir site var. Mutlaka duymuşsunuzdur; Evmanya. Hatta sarmakla kalmadım eşi dostu da bulaştırdım. Sitede neler mi var? Mobilyadan, ev tekstiline, halı ve aydınlatmadan, elektronik ürünlere, banyodan evcil hayvan sahiplerinin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak birçok ürün mevcut. Hele bir de bu aralar indirimlerde tavan yapmış durumda. Bu aralar eve avize bakarken birçok ürüne baktım. Birçok üründe de gözüm kaldı. Yeminimi bozup, her an alabilirim.
Diğer yanda evlenip, ununu eleyip eleğini asmış bizim gibi tipler çok iyi bilirler ki sizin düğünden sonra ayağınızı sürmüşçesine herkes birer birer evlenmeye başlar. Akabinde başlasın bitmek bilmeyen ev ziyaretleri ve ev hediyeleri. İşte bu aşamada gene Evmanya yardıma koştu. Bir de indirimden şık bir şey düşürdün mü tadından yenmiyor. Seçenek bol, fiyatlar oldukça uygun.
Özetle ev döşemek oldukça zahmetli ama döşediğin alanda da yaşamak bir o kadar zevkli. Herkesin aynı zevki yaşamasını diliyor, yazımı ninemin lafı olan evcağzım evcağzım sen bilirsin hancağzım ile bitiriyorum. Görüşmek üzere.
made in Ayşa (Ayşe Nur) saat 13:00 0 kişi ahkam kesmiş
neymiş: evdekorasyonuiçin, evmanya, homesweethome, www.evmanya.com
20 Nisan 2016 Çarşamba
Biriktirdiklerim-2
Tekrardan merhabalar. Bir önceki yazımın devamına gelmiş bulunmaktayım. Bu yazımda ise hayran kaldığım filmlerden biri olan gelecek günlerde vizyona girecek olan 'Brooklyn' filmiyle giriş yapacağım. Bir dönem filmi. Genç bir İrlandalı'nın para kazanmak için memleketinden ayrılıp Amerika'ya gitmesi ile başlayan hikaye. Başta yeni şehirde yaşamakta zorlansa da sonraları dans gecesinde tanıştığı Tony ile yaşadığı aşk şehri daha yaşanılası kılar. Diğer yanda en yakın arkadaşının düğünü için kısa süreliğine ailesinin yanına İrlanda'ya gitmesi ile bu kez arkadaşları tarafından tanıştırıldığı Jim kafasını karıştırmaya yeter. Bir yandan ardında bıraktığı mütavazi bir yaşama sahip sevgilisi Tony, diğer yanda memleketi İrlanda'da tanıştığı zengin ve popüler erkek Jim. İki aşk arasında kalan bir kadının ilginç ve sürükleyici bir hikayesi. Bolca empati kurarak, kendimi kaptırdığım bir film oldu. Vintage film sevenlerin romantik hikaye bonusuyla mutlaka görmesi gereken bir film.
Ve son filmim Oscar'da da ödülü kapan Spotlight. Tamamen gerçek hikayeden alıntı bir film olan Spotlight tam bir gazetecilik başarı öyküsü. Vaktinde Boston'da gerçekleşen ve uzunca süre örtbas edilen Katolik Kilisesi'ndeki bazı papazların erkek çocuklara tacizleri ve bu tacizlerin Boston Globe haber ekibi tarafından uzunca bir mücadeleler vererek ortaya çıkarmasından oluşan bir olay örgüsü. Filmin sonunda er ya da geç elde edilen basın özgürlüğü ve gazetecilik başarısı. Film sonunda elde edilen basın özgürlüğünden ülkem adına canım çekmiyor değil. Benzer olaylar kilise değil de başka kurumlarca bizim ülkemizde de gerçekleşti malum. Her ne kadar bizim de cesur gazetecilerimiz olsa da yazılarını cesurca yayınlayabilecekleri gazeteleri yok orası ayrı.
Gelelim bu ayın albümüne. Geçen ay elime geçen ve yapımcılığını Dokuz Sekiz Müzik'in üstlendiği Gökçe Kılınçer'in 'Kalbimde İzi Var' albümü oldu. Retro pop sevdalısı biri olarak bu albüme abartısız bayıldım. Gökçe Kılınçer'in kendine has yorumu eski parçalara ayrı bir hava katmış. Özellikle de İzmir Asansör'ün nadide sesi Dairo Marino'nun 'Sarhoş'u ve Yeliz'in 'Yalan' parça yorumlamalarını duyunca çok mutlu oldum. Siz de şurdan parçalar hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Defalarca ard arda dinlenememe rağmen sıkmayan duru bir ses.
Bu aralar bir de etkinlik kuşu oldum çıktım. EventBrite'a dadandım. İstanbul kazan ben kepçe etkinlik etkinlik geziyorum. Gittiğim etkinliklerden ilki DigitalTalks adını taşıyan ve girişimcilik konulu bir seminerdi. Koç Üniversitesi Kuluçka Merkezi'nden gerçekleşen etkinlikte girişimcilerle yatırımcıları buluşturan Revo Capital'den Bora Yılmaz, Ebruz Yılmaz ve Melek Girişimci ve Pozitron'un kurucusu Fırat İşbecer'i dinledik. Gerçek girişimciliğin parlak fikir geliştirmekten çok uygulamaya koymanın ve doğru planlamadan geçtiğini öğrendik. Ve seminerden en aklımda kalan ve yaşam felsefesi yapabileceğim cümle şu oldu. '20-30 yaş kalbini, 30-40 yaş beynini, 40-50 yaş ise cebini doldur.'
DigitalTalks'un ikinci haftasında ise SEM'den Ali Yılmaz son kullanıcıya ulaşmak ve en iyi şekilde analiz ederek onlara ihtiyaçları olan ürünleri sunmanın ipuçlarını bizlere sundu. Arama motor reklamcılığı, sosyal medya reklamcılığı ve tanıtımı, mailing gibi dijital reklam araçlarını en verimli ve başarılı geri dönüşler alınabilecek şekilde kullanabileceğini anlattı. En akılda kalan ise dijitalde ayak izleri bıraktığımız ve marka ve firmaların bu ayak izlerimizi takip ederek bizim ihtiyaç ve isteklerimizi ulaşarak, en uygun pazarlama yöntemleri ile karşımıza çıkmalarıydı hiç kuşkusuz.
Bir de hayatımda geçtiğimiz hafta ilk kez kişisel gelişim seminerine katıldım. Asıl mesleği Refleksolog olan Tamer Çetiner'in Joint İdea Kanyon'da gerçekleşen etkinliğinde kendimizi nasıl sevebileceğimiz hakkında tüyolar aldık. İlk adım olarak aynada kendi gözümüzün içine bakarak kendimize seni seviyorum dememizle kendimizi sevmeye başlayabileceğimizin tavsiyesini aldık. Ne de olsa kendimizi sevmekle başlar her şey. Mottomuz ise Yunus Emre'nin 'Bir ben var benden içeri, benden ziyade' sözü oldu. Ardından evrenden olumlu bir şey istiyorsak öncelikle kendimizin dünyaya pozitif bakmamız gerektiğine, sürekli tek bir olumsuzluğa ya da olumsuz olduğumuzu düşündüğümüz özelliğimize saplanıp kalmamız gerektiğini öğrendik. Son tüyo ise kendimizde bulunup ancak farkında olmadığımız kötü özelliklerimizin neler olduğunu öğrenerek dışarıdan böyle gözükmemize sebep olan bu özelliğimizi değiştirmemiz gerektiğiydi. Örneğin cimrisiniz ama siz kendinizi cömert sanıyorsunuz, ya da sıcakkanlı ve konuşkan olduğunuzu düşünürken dışardan birçok kişi tarafından boşboğaz olduğunuzu düşünüyor. Bu da sizi ister istemez hem istenmeyen bir insan yaparken, hem de dışarıdan hissettiğiniz gibi gözükmemenize sebep oluyor. Özetle bolca ders çıkardığımız güzel bir kendimize yolculuk oldu diyebilirim.
Son olarak ise ise Everydayme sitesi ile tüketicilere ulaşan Protect & Gamble sayesinde tecrübe edineceğim Pantene'in bu aralar marka yüzünün Bergüzar Korel'in gerçekleştirdiği Pantene Saç Dökülmesi Şampuan'ından bahsetmek istiyorum. Ürünü şuan halen kullanmakta olduğum bir şampuan olduğundan tecrübe edemedim. Ama bundan önceki Pantene tecrübelerime dayanarak heralde memnun kalırım diye düşünüyorum. Mevsim değişikliğinden bu aralara bolca dökülen saçlarıma deva olacağını umuyorum.
Şimdilik yazacaklarım bunlar. Bir sonrak yazımda görüşmek üzere.
made in Ayşa (Ayşe Nur) saat 17:40 1 kişi ahkam kesmiş
neymiş: Brooklyn, DigitalTalks, Dokuz Sekiz Müzik, EventBrite, Everydayme, film, Gökçe Kılınçer, müzik, Pantene Türkiye, Protect Gamble, Spotlight, Tamer Çetiner, üründeneyimi
8 Nisan 2016 Cuma
Biriktirdiklerim 1
Uzun zamandan beri tekrardan merhaba. Yoğun bir ayın ardından ancak yazabilme fırsatı bulabiliyorum bloğuma. Ancak beklediğinize fazlasıyla değdi diyebilirim. Bu yazımda bir ay boyunca biriktirdiğim konulardan bahsedeceğim sizlere. Yazı çok uzun olduğundan ve sizleri sıkmak istemediğimden yazıyı ikiye bölmüş bulunmaktayım. Devamı gelecek hemen söyleyeyim.
27 yaşına erdiğim geçtiğimiz günlerde artık yeni yaş almanın olgunluğuna da yavaş yavaş ulaşıyorum. Diğer yanda geçen ay ülkemiz adına o kadar kötü bir ay oldu ki. Herkes gibi ben de mutsuz ve tedirgindir uzunca bir süre. İstanbul'un göbeğinde yaşayınca markete dahi gitmeye tırstığım anlar oldu ne yalan söyleyeyim. Çok şükür ki şimdi vaziyetler biraz daha iyi ve ben hem kendi kafamı hem de sizlerin kafasını dağıtmak için tekrardan buradayım.
Öncelikli olarak bu ay anlatmadan geçemeyeceğim iki kitaptan bahsetmek istiyorum sizlere. İlki uzunca bir süredir okumak istediğim Canan Tan'ın romanı Pembe ile Yusuf. Canan Tan'ın tarzını bilenler hikayeyi sunuş biçimine aşina olacaklardır. Türkiye artık senarist ve yazarlar için bir klasik haline gelen töre hikayesini farklı bir lezzetle sunmuş bu kez Tan. Kız çocuğunun değersizliği, çocuk gelinler ve kuma anlayışı gibi çoğunlukla doğuda rastlansa da büyük şehirlerde de bolca gördüğümüz ya da mutlaka duyduğumuz gerçekler bu kitapta yer alıyor. Her ne kadar en başta kolaya kaçılmış bir olay örgüsü gibi görünse de yazarın hikayeyi sunuş biçimi insanı romanın derinliklerine doğru çekiyor. Sadece romanın sonu biraz beklenilmedik oldu benim açımdan. Zira aceleye getirilmiş ve kişiler arasındaki derin duygusal bağı tam verilmemiş gibiydi. Sonu tokat niteliğinde olması gerekirken tam da öyle bir etki yaratmıyor insanda.
Diğer bahsetmek istediğim kitap ise daha önce özellikle de okul döneminde nasıl okumadım diye bolca hayıflandığım bir otobiyografik roman oldu. Starbucks'ın CEO'su Howard Schultz'un hayatının ve şirketi Starbucks'ın bir dönemini kapsayan otobiyografisi 'Starbucks Ruhunu Kaybetmeden Nasıl Yaşam Savaşı Verdi'. Başta akademik bir kitap havasını verse de aslında oldukça sürükleyici bir marka başarı hikayesi. Pazarlama derslerinde okutulması gereken ancak akademik dili olmayan gerçek bir marka öyküsü. CEO Howard Schultz'un samimi, gündelik dilinden kaleme alınmış, en önemlisi de Starbucks'ın krize girdiği dönemde hem markayı hem de firma hatalarını açıkça söylenebildiği cesaret emsali bir kitap. Her ne kadar Starbucks tiryakisi biri olmasam da arada gittiğim bir kahve markası. Kitabın ardındansa gözümde kahve dükkanından çok daha fazlası. 70'li yıllarda Amerika'ya bağlı bir eyalette küçük bir kahve dükkanından başlayan hikayenin bugün pazar lideri ve dünya devi bir marka olmasına kadar uzanan hikaye. Özellikle de iletişim, işletme ve pazarlama gibi bölümlerde eğitim gören ve çalışan kişilerin okuması gereken bir kitap.
Gelelim bu ay için önereceğim filmlere. İlki iki kez izlediğim ve hala olsa gene izlerim dediğim bir film. 'Danish Girl'. Gerçek bir yaşamın filme alındığı biyografik bir hikaye. Daha önce filmin adını bolca duysam da filmi izlemem de Oscar'a birçok dalda aday olmasının payı elbette ki büyük. Geçen sene 'Theory of Everythink' ile en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Eddie Redmayne bu filmde de rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. Her ne kadar bu sene nihayet Leonardo Di Caprio'nun en iyi erkek oyuncu ödülünü almasına çocuklar gibi sevinsem de Redmayne'nin elinin boş dönmesine içim burulmadı değil. Film boyunda dünyanın ilk transseksüeli olarak bilinen Danimarkalı Einar Wegener'in (ki artık kendini kadın olarak hissetmeye başladığında Lili Elbe olacak) hayatını izliyorsunuz. Başta ay ne sempatik adam diye izlemeye doyamadığınız Eddie Radmayn, filmin ilerleyen zamanlarında ruhsal ve fiziksel değişimi ile tam bir kadın karaktere dönüşüveriyor. Bir an gerçek bir transseksüel izlediğinizi falan düşünüyorsunuz. O denli başarılı. Hala izlemeyenleriniz varsa mutlaka izlenmesi gereken bir biyografik bir senaryo. Özellikle de eşcinselliğin bir hastalık veya sapkınlık değil tamamen hormonal ve duygusal bir güdü olduğunun iknasına bu filmle varıyorsunuz.
Bahsetmek istediğim bir diğer filmse Kate Winslet'ın başrollerinde yer aldığı 50'li yıllarda geçen 'The Dressmaker'. Adından anlaşılacağı üzere film boyunca bir terzinin olağanüstü yeteneği ve tasarımlarını izliyorsunuz. Küçüklükten itibaren cezalandırmak amacıyla ailesinden ayrılarak büyük şehre yatılı okumaya yollanan Myrtle'ın yıllar sonra yetişkin bir kadın olduğunda doğduğu kasabaya geri dönüşünü ve intikamını anlatan bir film. Küçüklükte başına gelen talihsizlik yüzünden uğursuz ve naletli olduğu söylenen Myrtle'ın bu kalıbından sıyrılmaya çalışmasını izliyorsunuz film boyunca. Diğer yanda Kate Winslet'ın Titanik'te Jake'in ölümünden başlayıp, Hayallerinin Peşinde'de gene başına birçok talihsizlikler gelen bir karakteri canlandırması bu filmdeki rolüyle de tab seviyeye ulaşıyor. Konu olarak aşırı sarmasa da sırf vintage kostümler hatrına izlenesi filmler kategorisinde.
Şimdilik yazımı burada bölüyorum. Devamında film ve albüm önerileri, katıldığım DigitalTalks etkinliğinin ilk ayağı ve Tamer Çetiner'in 'Kendime Yolculuk' kişisel gelişim etkinliği hakkında bilgiler yer alacak. Beklemede kalın.
made in Ayşa (Ayşe Nur) saat 21:30 3 kişi ahkam kesmiş
neymiş: Danish Girl, dönem filmi, Eddie Radmayne, film önerisi, Howard Schultz, Kate Winstlet, kitap öneri, Pembe ve Yusuf, Starbucks, The Dressmaker



