kitap öneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap öneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2016 Cuma

Biriktirdiklerim 1


Uzun zamandan beri tekrardan merhaba. Yoğun bir ayın ardından ancak yazabilme fırsatı bulabiliyorum bloğuma. Ancak beklediğinize fazlasıyla değdi diyebilirim. Bu yazımda bir ay boyunca biriktirdiğim konulardan bahsedeceğim sizlere. Yazı çok uzun olduğundan ve sizleri sıkmak istemediğimden yazıyı ikiye bölmüş bulunmaktayım. Devamı gelecek hemen söyleyeyim.

27 yaşına erdiğim geçtiğimiz günlerde artık yeni yaş almanın olgunluğuna da yavaş yavaş ulaşıyorum. Diğer yanda geçen ay ülkemiz adına o kadar kötü bir ay oldu ki. Herkes gibi ben de mutsuz ve tedirgindir uzunca bir süre. İstanbul'un göbeğinde yaşayınca markete dahi gitmeye tırstığım anlar oldu ne yalan söyleyeyim. Çok şükür ki şimdi vaziyetler biraz daha iyi ve ben hem kendi kafamı hem de sizlerin kafasını dağıtmak için tekrardan buradayım.

Öncelikli olarak bu ay anlatmadan geçemeyeceğim iki kitaptan bahsetmek istiyorum sizlere. İlki  uzunca bir süredir okumak istediğim Canan Tan'ın romanı Pembe ile Yusuf. Canan Tan'ın tarzını bilenler hikayeyi sunuş biçimine aşina olacaklardır. Türkiye artık senarist ve yazarlar için bir klasik haline gelen töre hikayesini farklı bir lezzetle sunmuş bu kez Tan. Kız çocuğunun değersizliği, çocuk gelinler ve kuma anlayışı gibi çoğunlukla doğuda rastlansa da büyük şehirlerde de bolca gördüğümüz ya da mutlaka duyduğumuz gerçekler bu kitapta yer alıyor. Her ne kadar en başta kolaya kaçılmış bir olay örgüsü gibi görünse de yazarın hikayeyi sunuş biçimi insanı romanın derinliklerine doğru çekiyor. Sadece romanın sonu biraz beklenilmedik oldu benim açımdan. Zira aceleye getirilmiş ve kişiler arasındaki derin duygusal bağı tam verilmemiş gibiydi. Sonu tokat niteliğinde olması gerekirken tam da öyle bir etki yaratmıyor insanda.

Diğer bahsetmek istediğim kitap ise daha önce özellikle de okul döneminde nasıl okumadım diye bolca hayıflandığım bir otobiyografik roman oldu. Starbucks'ın CEO'su Howard Schultz'un hayatının ve şirketi Starbucks'ın bir dönemini kapsayan otobiyografisi 'Starbucks Ruhunu Kaybetmeden Nasıl Yaşam Savaşı Verdi'. Başta akademik bir kitap havasını verse de aslında oldukça sürükleyici bir marka başarı hikayesi. Pazarlama derslerinde okutulması gereken ancak akademik dili olmayan gerçek bir marka öyküsü. CEO Howard Schultz'un samimi, gündelik dilinden kaleme alınmış, en önemlisi de Starbucks'ın krize girdiği dönemde hem markayı hem de firma hatalarını açıkça söylenebildiği cesaret emsali bir kitap. Her ne kadar Starbucks tiryakisi biri olmasam da arada gittiğim bir kahve markası. Kitabın ardındansa gözümde kahve dükkanından çok daha fazlası. 70'li yıllarda Amerika'ya bağlı bir eyalette küçük bir kahve dükkanından başlayan hikayenin bugün pazar lideri ve dünya devi bir marka olmasına kadar uzanan hikaye. Özellikle de iletişim, işletme ve pazarlama gibi bölümlerde eğitim gören ve çalışan kişilerin okuması gereken bir kitap.

Gelelim bu ay için önereceğim filmlere. İlki iki kez izlediğim ve hala olsa gene izlerim dediğim bir film. 'Danish Girl'. Gerçek bir yaşamın filme alındığı biyografik bir hikaye. Daha önce filmin adını bolca duysam da filmi izlemem de Oscar'a birçok dalda aday olmasının payı elbette ki büyük. Geçen sene 'Theory of Everythink' ile en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Eddie Redmayne bu filmde de rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. Her ne kadar bu sene nihayet Leonardo Di Caprio'nun en iyi erkek oyuncu ödülünü almasına çocuklar gibi sevinsem de Redmayne'nin elinin boş dönmesine içim burulmadı değil. Film boyunda dünyanın ilk transseksüeli olarak bilinen Danimarkalı Einar Wegener'in (ki artık kendini kadın olarak hissetmeye başladığında Lili Elbe olacak) hayatını izliyorsunuz. Başta ay ne sempatik adam diye izlemeye doyamadığınız Eddie Radmayn, filmin ilerleyen zamanlarında ruhsal ve fiziksel değişimi ile tam bir kadın karaktere dönüşüveriyor. Bir an gerçek bir transseksüel izlediğinizi falan düşünüyorsunuz. O denli başarılı. Hala izlemeyenleriniz varsa mutlaka izlenmesi gereken bir biyografik bir senaryo. Özellikle de eşcinselliğin bir hastalık veya sapkınlık değil tamamen hormonal ve duygusal bir güdü olduğunun iknasına bu filmle varıyorsunuz.

Bahsetmek istediğim bir diğer filmse Kate Winslet'ın başrollerinde yer aldığı 50'li yıllarda geçen 'The Dressmaker'. Adından anlaşılacağı üzere film boyunca bir terzinin olağanüstü yeteneği ve tasarımlarını izliyorsunuz. Küçüklükten itibaren cezalandırmak amacıyla ailesinden ayrılarak büyük şehre yatılı okumaya yollanan Myrtle'ın yıllar sonra yetişkin bir kadın olduğunda doğduğu kasabaya geri dönüşünü ve intikamını anlatan bir film. Küçüklükte başına gelen talihsizlik yüzünden uğursuz ve naletli olduğu söylenen Myrtle'ın bu kalıbından sıyrılmaya çalışmasını izliyorsunuz film boyunca. Diğer yanda Kate Winslet'ın Titanik'te Jake'in ölümünden başlayıp, Hayallerinin Peşinde'de gene başına birçok talihsizlikler gelen bir karakteri canlandırması bu filmdeki rolüyle de tab seviyeye ulaşıyor. Konu olarak aşırı sarmasa da sırf vintage kostümler hatrına izlenesi filmler kategorisinde.

Şimdilik yazımı burada bölüyorum. Devamında film ve albüm önerileri, katıldığım DigitalTalks etkinliğinin ilk ayağı ve Tamer Çetiner'in 'Kendime Yolculuk' kişisel gelişim etkinliği hakkında bilgiler yer alacak. Beklemede kalın.






7 Şubat 2015 Cumartesi

Ali ile Ramazan


Aşk romanı okumayı çok sevenlerdenim. O sebeptendir ki Ayşe Kulin, Canan Tan gibi kadın yazarların aşk romanları vazgeçilmezlerim arasında yer alıyor. Kadın ruhunun duygusallığa daha meyilli olduğunda inanıldığından mıdır, yoksa biz kadınların hemcinslerimizle daha rahat empati kurabildiğimizden midir bilmiyorum ama kadın yazarları aşk romanları konusunda daha cesur ve başarılı buluyorum.

Perihan Mağden'in ise bu konuda methini daha önce çokça duysam da romanlarından birini okuyabilmek ancak geçtiğimiz ay kısmet oldu. 'Ali ile Ramazan' ile Perihan Mağden maceram böylelikle başlamış bulundu. Daha önce Ayşe Kulin'in kitaplarından olan 'Gizli Anların Yolcusu' ve 'Bora'nın Kitabını' okuyanlar hikayenin konusunu ve ele alış şeklini Mağden'in 'Ali ile Ramazan'ına benzer nitelikte bulabilirler. Hatta öyle ki iki kitabın sonu da benzer şekilde hazin bir sonla bitiyor. Perihan Mağden bu romanında eşcinsel ilişkilerin tu kaka görüldüğü ülkemizde iki erkeğin arasındaki aşkı oldukça etkileyici bir dille ele almış. Romanın konusundan biraz bahsetmek gerekirse; yetiştirme yurdunda daha çocuk yaşta yolları kesişen Ali ile Ramazan'ın acıklı bir o kadar da içten hikayesi anlatılıyor. Hayatları boyunca sahiplenilecek bir aile bulamamış ve sevgi açlığı içerisinde büyüyen bu iki çocuk son çare olarak birbirlerini bir liman sayarak, birbirlerine sığınıyorlar. Daha sonra bu şefkat adı konulamaz bir aşka dönüşerek Ali ile Ramazan şeklini alıyor. Film sadece Ali ile Razaman'ın aşkını değil, yanısıra ülkemizdeki çarpık düzeni de konu alıyor. Kimsesiz çocukların gördükleri muameleler ve olumsuz yaşam koşulları, reşit yaşa geldikten sonra sığınma evinden ayrılmak zorunda bırakılan kimsesiz çocukların sokaklardaki yaşam mücadelesi de bolca değiniliyor.

Roman boyunca Ramazan'ın sokak çocuğu jargonu da sokakta mendil ya da gül satan çocukladan aşina olduğumuz sohbetin tadını bize yaşatıyor.

Özetle romanı tek kelime ile çarpıcı olarak nitelendirebilirim. Perihan Mağden'i tek bir romanla değerlendirmek istemesem de bu romanındaki dilini ve tarzını oldukça akıcı buldum. Diğer romanlarını da yakın zamanda okumak istiyorum.

Homofobik kaygılarla hikayeye yaklaşmayanlar hikayeyi daha değerli bulacaklardır eminim. Ayrıca Studio 4 İstanbul adlı tiyatro grubu geçtiğimiz yıl romanı Garaj İstanbul tiyatro sahnesine de uyarlamış. Şimdiden okumak isteyenlere, iyi okumalar.