9 Haziran 2012 Cumartesi

Böyle Bir Marka Var Bir de


Monocache'den daha önce sizlere bahsetmiştim sizlere. Geçen gün artık üretime geçirdikleri yeni tişörtler ve çantalar elime geçti. Hemen fotoğraflara yer vermeliyim dedim. Tişört'ün kendi tasarım olan kutusu, yanında verilen Monocache kartlar ve tohumları ise beni epey bir şaşırttı. Adamlar cidden uğraşmışlar ya dedirtti bana. Hele bir de bez çantaları var ki benim için biçilmiş kaftan. En sağdaki tişörtse benim favorim.

1 Haziran 2012 Cuma

Oğlum Bi Bit!


Final haftasının verdiği sıkıntı hallerindeyim bu ara. Haftasonu olan Açıköğretim sınavları da depresyonuma bir depresyon daha ekledi. Sınavlarım bitti ama geriye en önemli olan final sunumu kaldı. Yani bitirme projemizin final sunumu. Aslında henüz pek de bir şey bitmiş sayılmaz. Önümüzdeki hafta  okulumuzun konferans salonunda gerçekleşecek, müşteri, hocalar, bölüm dekanı ve diğer öğrencilere karşı yapacağımız sunum fikrini bile düşünmek bana yetiyor. Final projesinin konusu süt olunca, bu kez yaratıcılık konusunda farklı bir yol izlemek gerekti. Projede ünlü kullanılması gerekince nasıl yapsak ünlüyü nasıl versek diye düşünürken, "-mış" gibi yapmakta bulduk çareyi. Ünlü bizim ayağımıza gelmesse, biz kendi ünlümüzü yaratırız o halde diyerek sıvadık kolları.

Ortaya içimize sinen reklam filmi çıkarken, görsellerimizi de konseptimize uydurarak pek de çukella bir proje hazırladık. İlerleyen günlerde sunum videomuzun linkini bu kez paylaşıcam sizlerle. Blogumda ilk kez! Takipte kalın!

Okul telaşesi dışında gündemin gerisinde de kalmak olmazdı tabi. Geçtiğimiz hafta Eurovision şarkı yarışmasında Can Bonomo'nun ilk 5'e girememesine içten içe üzülürken, Miss Turkey'de ilk dörde seçilen kızlara her türk kızı ben de bunlar güzelse bende Leydi Diana'yım diyerek çamur attım.

Bu hafta gelişmeler şimdilik bu kadar, nefes alabildiğim diğer anımda ise kaldığım yerden yazmaya aynen devam.

25 Mayıs 2012 Cuma

Mezun Oluyorum He He Hey!



Uzun zamandır hatta yıllardır beklediğim an geldi çattı sonunda.

Koca beş yılı devirdim, mezun oluyorum ama okul kayıt zamanlarım dün gibi aklımda. Babamla Bandırma'dan kayıt için gece otobüsüne binip sabah 7'de İzmir'de olmamız. Okul kayıtlarının 10'da başlamasına karşı bizim daha 8'de okulun bahçesinde olmamız. Kantinde gördüğüm ve her hallerinden paralı okuyacakları belli olan sarışın tikky kız ve çocuk. Kayıt haftası nedeniyle kantinde bize ücretsiz çay ikram etmeleri. (5 yıl boyunca içip içebileceğim tek bedava çaymış meğer) Ardından okulda kayıt sırasına girmemiz, herkes deste deste okul taksiti verirken babamın bursu okuyacağım için büyük risk aldığını düşünerek etrafımızdaki velilere attığı gergin bakışlar.

Apar topar öğretmenevine giderek o akşam kalacağımız odamızı ayarlamamız. Havanın Eylül olmasına rağmen çok sıcak oluşu. Okulda çıkıp Alsancak'a dolmuşla gitmemiz. Babamın kaybolmakta korkarak dolmuşta pür dikkat yolu izleyişi. Ardından yurt bulmak için apar topar yollara düşmemiz ve soluğu Ege kampüsünde almamız. İlk adresimizin devlet yurdu olması. Başvurduğum devlet yurdu başvurumun kabul olmasında sevinirken devlet yurdunu gezince mutluluğumun kursağımda kalması ve dumur olmam. (8 kişilik ışıksız karanlık odalar, çökmüş yataklar, üstünde etiket lekeleri kalmış demir dolaplar) Sonra devlet yurdu fikriden vazgeçmemiz. Ege kampüsünde yediğimiz hamburger ve kola. (dün ne yedin diye sorsan hatırlamam yalnız) Ne kadar yürüdüğümüzü hatırlamasamda zar zor özel yurt bulmamız ve yurdu gezmemiz. Akşam öğretmen evinin bahçesinde yemek yememiz. Akşamsa o yorgunlukla erkenden sızmamız.

Anlatınca bile duygulandım vallahi. Beş yılın bana kattıklarına bakacak olursam yaşadığım tecrübelerin verdiği olgunluk ve saçımdaki beyaz tutamların sayısını gösterebilirim sanırım. 

Şimdi ise artık mezun konumundayım. Bu hafta derslerim bitti ve geriye iki hafta boyunca sürecek finallerim kaldı.  Temmuz'da ise mezuniyet törenim var. Okulu ne denli özlerim bilmem ama arkadaşlarımı (arkadaşlıkları değil) ve okulun verdiği rahatlığı özleyeceğim kesin.



20 Mayıs 2012 Pazar

Film Tavsiyesine Devam...


Geçtiğimiz günlerde iş yerinde bahsi geçen "Cast Away" (Yeni Hayat) filmini henüz izleyemememin yarattığı muhabbete Fransız kalma durumu ve boş vakit bulmamın da verdiği fırsatla filmi nihayet az önce oturup izleyebildim. Film başlarda biraz sıkıcı, ortalarda merak uyandırıcı ve o kadar da gerilimli sonlara doğru umutlandırıcı, en sonunda ise dram (kadın yaklaşımıyla ağlak). Öyle ki iki saatten fazla süren filmin son yarım saatinde içim şişti ağlamaktan. Tom Hanks'ın oyunculuğuna bir kez daha gıpta ettim. Filmi izlemeyenler için biraz bahsetmek gerekirse ıssız adada kalan Chuck'ın yaşam mücadelesini ele alıyor.Klasik hikaye diyerek filme önyargıyla yaklaşanlar izledikleri aslında hiç de öyle olmadığını görecekler. Ayrıca filmdeki ürün yerleştirmeleri başta can sıksa da zamanla alışıyor insan.

Filmde en çok hoşuma giden diğer şeyse, Chuck'ın Wilson'la (kendisi voleybol topu olmakta) yaşadığı büyük arkadaşlıktı. Ben de eşyalarıma manevi değerler yükleyen ve odam çöpten geçilmeyecek seviyeye gelene kadar eşyalarımın çoğunu atmaya kıyamayan biri olduğum için çok hak verdim Chuck'a.

Fazla ipucu verip filmin konusunu açık etmeye gerek yok. Hala izlemeyenler varsa mutlaka izlesinler, ciddi bir tavsiye mutlaka değerlendirin derim.