ödül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ödül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2012 Perşembe

Köyden İndik Şehre / Ödül Macerası Part 2


Meşakkatli yolculuğumuzun ardından nihayet İstanbul'a varmıştık. Vapurun sallantılarının etkisinden olacak, bedenimiz iskeleye varmış olsa da beynimiz hala vapurdaydı ve hala sallanıyordu. İlk istikametimiz  metroyla Taksim'e gitmek oldu. Metroya bindiğimiz andan itibaren ise birçok kişinin bakışlarını üzerimizde hissetmeye başladık. Ne yazık ki İstanbul'da böyle bir durum var. İnsanların (özellikle de erkeklerin demeye bilmem gerek var mı) tuhaf bakışlarıyla karşılaşabiliyorsun. İçten içe ayar olup ters ters baksan da daha fazla elden bir şey gelmiyor tabi. Gurbet eldesin, susuyorsun ve oturuyorsun.

Metroyla yolculuğumuzun ardından Taksim'e vardık. Tabii bir yere oturmadan önce İstiklal Caddesi'nin başında durarak gelip geçen birbirinden enteresan tipleri tahlil etmeden duramadık. Baktık ki artık yorgunluktan ve açlıktan tansiyonumuz düşmeye başladı, hemen kendimizi restaurantlardan birine attık. Aç karnımız doyurduktan (ki öğrencilikten yeni çıkmayız, gün içerisinde tok olarak gezme süremiz oldukça az) sonra arkasından türk kahvelerimizi yuvarladık. Tokluğun verdiği rehavetle bu kez uykumuz geldi. Gene kısa bir metro yolculuğunun ardından kendimizi öğrenci evine zor attık.

O akşam bütün gece henüz almadığımız ödülün geyiklerini çevirdik durduk. Kesin ödül alacak mıydık, sahnede nerede duracaktık, ödül aldığımızı öğrendiğimizde nasıl şaşırma yüz ifadesi yapacaktık ve de en önemlisi sahnede yüksek topuklu ayakkabılarımızın üzerinde saatlerce nasıl duracaktık! Ertesi gün ise paniğimiz artarak devam etti. Önce makyaj için ayna sırası (tek bir aynaya 4 hatunuz kolay değil), ardından oje sürme merasimi, saç maşası ve düzleştiricisiyle yaz sıcağında saç yapma telaşesi ve son olarak ayakkabı üzerinde durma denemeleri. Her gün bir kokteyl, bir kutlamaya giden kadınlara daha bir hayran oldum o gün, her gün bu kadar telaşeye nasıl ayak uydurur ki insan.

Hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra ise hocalarla buluşmak için hocaların kaldığı otele gitmemize gelmişti sıra. Gidebileceğimiz yere en yakın taşıma aracı taksi olduğundan tercihimizi taksiden yana kullandık. Taksici de bizim kına gecesi sonrası düğün öncesi hallerimizi görünce nikaha falan gittiğimizi düşündü yazık. Ardından otele gitmek istediğimizi söyleyince bu kez bize yadırgar gibi baktı. (Bizi ne sandı ve kafasında ne senaryolar yazdı düşünmek bile istemiyorum) Bizde mecburen açıklamak zorunda kaldık. Ama asıl muhabbet yarışma ödül törenimize gittiğimizi ve İzmir'den gelen öğrenciler olduğumuzu söylememizle başladı. Bizim çakal taksici köyden şehre inen minik cıbbırlara yani bize küçük çaplı İstanbul turunu yaptırmaya kafasına koymuştu artık. İstanbul'da daha önce staj yapanlarımız İstanbul'u biliyormuş ayağına yatsa da gene yolumuz uzadı.O esnada ben ise şoför yanına oturma durumunda kalmış bir kurban olarak, yol boyunca taksi şoförünün çok acıklı hayat hikayesini dinlemek mecburiyetinde kaldım.

Ardından neler mi oldu devamı diğer yazı da. (Arkası yarın trt radyo programları gibi oldu ama finale az kaldı, bekleyin!)

Hikayenin önceki bölümleri: 

Yola Çıkış / Ödül Macerası Part 1


29 Haziran 2012 Cuma

Yola Çıkış / Ödül Macerası Part 1


Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi geçtiğimiz günlerde TÜHİD'in İstanbul'da (Harbiye Askeri Müzesi) gerçekleştirdiği Altın Pusula ödül törenine çalışma grubumla (ben hariç 3 kız) beraber katıldık.

Pazartesi yola dökülmekle başlayan maceramız, Çarşamba İzmir topraklarına varana kadar sürdü. Onca çabamıza rağmen okulumuz yolculuk masraflarımızı karşılamadığı (!) için epey bir yoğun ve yorucu bir yolculuk oldu. (Halbuki artık mezun olduğumuz bu günlerde yapacakları bu kıyak, hayatımız boyunca unutamadığımız en baba kıyaklar kategorisinde en başı çekebilirdi.) Farkındaysanız yazarken seyahat yerine yolculuk dedim, çünkü yolculuk tabiri daha bir yorucu ve sergüzeşt geliyor kulağa yani bizim durumumuza daha bir uygun.

Pazartesi günü ise ilk kez İdobüs denen gerçekle tanıştım. Hızlı, ekonomik ve bir o kadar da eziyetli denebilecek türden bir yolculuk oldu bizim için. İzmir'den İstanbul'a tam 6 buçuk saat gitmeyi vaad edip, verdiği sözü tutması takdire şayan. Ama 6 buçuk saat boyunca mola vermemesi, benim gibi alışkın olmayan bünyelere zeval verebilir benden söylemesi. Aslında İzmir'den yola çıkarken başlamıştı koşullanmalar. Her ne kadar otobüs şirketiyle ortaklık dahilinde bulunsa da aynı otobüs şirketinin servisine binilmesine izin verilmiyor. Kendi imkanlarımızla otogara gidecekmişiz! Zaten imkanım olsa size niye tenezzül edeyim ki ben. Paşalar gibi binerim arabama ya da bıraktırırım birilerine olay biter. Evimin otobüs yazıhanelerinin dibinde olması birinci kuralı delmeme yetti bile. Servise atladım ve garaja gittim. Ardından beş saat boyunca molasız yolculuk oldu bizi bekleyen. Ekonomik tur olduğu kadar ekonomik insanlar için düzenlenmiş bir yolculuk uygulaması. Az su iç, hiç tuvalete gitme, (tuvalete gidebilir miyim dediğimde muavin sırıtarak git tabi de dönüşte bizi burada bulamayabilirsin dedi!) çay, nescafe, topkeki ise hakketmeniz zaten mümkün değil. Allahtan yanıma zor günlerim için sakladığım çubuk krakerlerim vardı da guruldayan karınlarımızı o sayede yatıştırdık.

Önceden tecrübeleri olanlar yolluk koymuşlar yanlarına. Keklerini, poğaçalarını, sarmalarını, meyvelerini almış da öyle gelmişler. Bize de otobüs sakinlerinin küçük çaplı gerçekleştirdikleri yerli malı tadındaki doyma şölenlerine seyirci olmak kaldı. Bizde elimizde tek yiyecek olan çubuk krakerlerimizle gerek sigara yaparak, gerekse ağzımıza sığdırmaya çalışarak eğlendik kendi çapımızda.

Otobüsler tiplerse klasikti, bebekleri olan sevimli iki genç çift, yolculuk boyunca sürekli yanındaki koltuğun boşluğundan faydalanarak ayakkabılarını çıkarıp uzanan daha sonra kalkan ve bunu yol boyunca defalarca tekrarlayan klasik kısa saçlı, balık etli, gözlüklü emekli teyze, öğrenci oldukları her halinden belli olan tipler.

Ardından İdobüs'ün İdo kısmıyla tanıştık. Otobüsten inerek gene apar topar junior ido'muza bindik. Ebat olarak ufak olan ido rüzgar esse sallandığından başta epey bir tırssakta daha sonra bu duruma alıştık. Bir buçuk saat süren İdo yolculuğumuzun ardından ise artık İstanbul'daydık. Sonra başımıza neler mi geldi?

Devamı gelecek.. 


2 Kasım 2010 Salı

Bloguma Fırından Yeni Çıkmış Ödül

Adaşım Ayshenur blogumu One Lovely Blog Award ödülüme layık görmüş, kendisine çok teşeküür ediyor ve ödülümü yeni sahiplerine dağıtıyorum.



Ödülün kuralı gereği:
Ödülü kabul edin,ödül verenle blogunuzda bağlantı kurun.
Ödülünüzü ,15 blogçu arkadaşınızla paylaşın,genel bırakmayın.
Seçtiğiniz 15 blogçu arkadaşınızla iletişim kurun,seçilmiş olduklarını bildirin.

14 Ocak 2010 Perşembe

1. Güneş Işığı Ödülleri Sahiplerini Buldu

güneşin oğlu dostum beni kendi adına layık olarak "güneş ışığı ödülü"nü layık görmüş. Buradan teşekürrü ona bir borç bilirim. Gelelim benim ödüllerime;


İlk ödülüm fund'uma o benim tabirimle; hayatını dolu dolu yaşamayı seven, arkadaşlarına deli gibi bağlı, bir o kadar fotojenik ve blog aleminde tanıdığım en renkli kişi. Ayrıca benim gibi beyaz atlı prensini bulacağına dair her daim inancı var.

İkinci ödülüm ise blogumun yeni müptelası olan Yiğit'e, sağolsun yorumlarıyla beni hiç yalnız bırakmıyor. Blogundan anladığım kadarıyla içinden geldiği gibi karalayan, hiçbir şey yazasım yok deyip aksine gerçekten yazası çok olan, eğlenceli bir arkadaş.

Üçüncü ödülüm, ilk blog takipçilerimden olan ve halada beni yalnız bırakmayan, düşüncelerimizin bağdaşlaştığı arkadaşım Kısaca F.D.'ye gelsin.

Dördüncü ödülüm ise Hesionka'ya gelsin. Çünkü Hesi çok hamarat, tarz sahibi, iyi bir blog yazarı, becerikli bir grafik tasarımcısı, hem de becerikli bir ev hanımı. Böylesi özellikler bir araya zor gelir.

Beşincisi ise, asi güzel Yılsev'e gelsin. Onunda yazılarını zevkle takip ediyorum. En çok da ruh halini yazdıklarına yansıtmasını seviyorum.

Ödüllerim şimdilik bu kadar. Alanları da tebrik ediyorum. Bir sonraki ödül gününde görüşmek dileklerimle.